• 1
  • 2

Öne Çıkan Makaleler

Müslümanın Hedefi Zekat Verecek Hale Gelmektir

Allah’ın varlığına birliğine, öldükten sonra dirilmeye ve Hz. Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna inanan her insan Müslümandır ve İslam dairesi içindedir. Bir kimsenin Müslüman olması, öncelikle inancını Kur’an’ın kurucu ilkelerine uygun hale getirmesini gerektirir. Kur’an, sık sık iman eden ve salih amel işleyenlerin cennetlik oldukları söyler. İmanın özünü Tevhid, salih amelin özünü ise dosdoğru olmak oluşturur. İşte, Yüce Allah’ın yerine getirmemizi istediği farzların, temel İslami ibadetlerin ana hedefi, kendi varlığımızın farkına olmayı sağlamak ve dosdoğru olmamız konusunda bize yardımcı olmaktır.

Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar. Oruç, sorumluluk bilincinin gelişmesini sağlar. Hacc, tarih bilincini tetikler ve İslam’ı Hz. Muhammed’in insanlığa sunduğu tazeliği ve duruluğu için anlamaya davet eder. Zekat ise, insanı malın mülkün esiri olmaktan kurtardığı gibi, zekat verecek hale gelmenin bir sorumluluk olduğunu bize hatırlatır.

Devamını oku...

Ramazan, Kur'an ve Oruç

Ramazan denildiği zaman akla, hemen oruç ve Kur’an gelmektedir. İslam’ın temel ibadetlerinden olan oruç, Ramazan ayında tutulur. Kur’an, insanoğlu ile bir Ramazan ayında buluşmuştur. Ramazan, Hz. Peygamber’in ifadesiyle “cennet kapılarının açıldığı, cehennem kapılarının kapandığı” bir aydır. Yüce Allah, Bakara suresinin 183 ve 184. ayetlerinde orucun farz kılındığını bildirerek, oruçla ilgili ana çerçeveyi şöyle belirler: “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, sayılı günlerde size de farz kılındı, ki Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincine varasınız. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan, tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutar. Oruca dayanamayanlar bir düşkünü doyuracak kadar fidye verir.

Kim gönülden iyilik yaparsa, o iyilik kendisinedir. Oruç tutmanız, eğer bilirseniz, sizin için hayırlıdır.” Bu ayetler, İslam’dan önce de orucun mevcut olduğunu ve orucun temel amacının insana sorumluluk bilinci kazandırmak olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Oruç tutan insan, kendi iyiliği için oruç tutmuş olmaktadır. Oruç, sorumluluk üstlenecek olgunluğa erişmiş, sağlığı yerinde olan kimselere farzdır. Ramazan’ın bir adı da Kur’an ayıdır. Ramazanın bütün anlam ve önemini Kur’an’dan aldığını söylersek, pek abartmış sayılmayız. Ramazan ile Kur’an arasındaki bağı Yüce Allah, şöyle ortaya koymaktadır: “Kur’an, insanoğluna bir rehber, bu rehberliğin apaçık bir delili ve doğruyu yanlıştan ayırt edici bir ölçü olarak Ramazan ayında indirilmiştir. Sizden bu aya erişen onda oruç tutsun; hasta ve yolculukta olan tutamadığı günlerin sayısınca diğer günlerde tutsun.

Devamını oku...

Din Sorun Olmaktan Nasıl Çıkar?

Bir bayram arefesinde, bayramınızı kutlamadan önce, bir hususu birilikte düşünelim istiyoruz: Hemen bütün sorunlarımız, bir şekilde dinle, ya da din anlayışı ile irtibatlı. Din, birleştirici olma ve hayata anlam katma özelliğini kaybetmeye başlamış. İnsanımız, sorunları da, çözümü de din üzerinden okumayı, değerlendirmeyi seviyor. Daha açık bir ifade ile, bu toplum din dilini kullanmaktan hoşlanıyor. Ancak, din dili korku dolu bir dil ve artık ayrıştırıcı olmaya başlamış. Öyle ise, şimdi soruyu soralım: Bizim, dinden vazgeçmemiz, dini yok etmemiz mümkün olamayacağına göre, bu dinle barışmamız mümkün değil mi? İslam, bizim, Batı standartlarının ilerisinde bir demokrasi yaratmamızı kolaylaştırmaz mı? İslam, barışı güveni esas alan bir din olmasına rağmen, niçin Müslümanların yaşadıkları yerlerde barış yok? Niçin güven kültürü yaratılamıyor? Müslümanlar, niçin gittikçe daha alt guruplara ayrılıyorlar? Niçin her dini gurup, sadece kendisini Müslüman olarak görüyor? Müslümanlar, niçin din adına birbirlerini öldürüyorlar?

Bu soruları, keyfinizi kaçırmak; ağzınızın tadını bozmak için sormuyoruz. Zaten yeterince derdimiz var; gereğinden fazla içimiz acıyor. Bu soruları, güveni, adaleti, barışı yaşam biçimi haline getirebilmek için, özellikle de bayramlarda sormak gerektiğini düşünüyoruz. O zaman, cevabı en başta verelim: Bu sorunları biz yarattık, öyleyse bu sorunları yine biz çözebiliriz. Önemli olan, öncelikle sorunların çözülebilir olduğuna inanmaktır. Ancak, çözümü dışarıdan aramanın, sorunların çözümsüz kalması anlamına geleceğini unutmamak gerekir.

Dinle ilgili hiçbir sorun çözümsüz değildir. Din alanındaki kurumsallaşmanın insan ürünü olduğunu bilirsek, sorunların çözümü için, öncelikle, din ve anlayışının birbirinden ayrılması gerektiğini kolayca görebiliriz. Bizim sorunumuz, büyük ölçüde, geleneği din haline getirmekten kaynaklanmaktadır. Gelenek din haline gelince, din işlevini kaybetmeye başlar. Oysa, din, en temelde, insanca yaşayabilmenin temel ortak paydasını insanlara kazandırır.

Din, insanlık tarihi boyunca, insanın olduğu her yerde var olmuştur. Tarih bize, bütünüyle dinden uzak bir toplumun var olduğunu söylememektedir. Bu durum, bir yandan dinin doğrudan insanın varlık yapısı ile ilgili olduğunu hatırlatırken, diğer taraftan da, dinin niçin bu kadar “istismar” edilmeye müsait olduğunu düşünme imkanı vermektedir.

Din, esas itibariyle insanın, yaratılmış, inanan bir varlık olması temeli üzerinde vücut bulur. Din, toplumda, birlikte yaşamanın temel kodlarını bünyesinde taşır. Çünkü din, kültürün şekillenmesinde en etkin faktördür; insanın akılla bulabileceği doğrulara yaptırım gücü kazandırır. Hemen belirtelim; akıl ve vahiy bir madalyonun iki yüzü gibidir. Aklın ilkeleri, aynı zamanda dinin kurucu ilkeleridir. Vahiy, insanın akılla ulaşabileceği doğruları yeniden insana hatırlatır; insanın iyiden, güzelden, doğrudan yana tavır almasını mümkün kılar. Bu sebepten diyoruz ki, insan aklıyla doğruyu bulabilir, hakikate ulaşabilir; ancak, aklın yaptırım gücü yoktur.

Dinin istismara açık olması, daha çok din anlayışının korkular üzerine inşa edilmesi ile ilgilidir. İnsanlar, ta çocukluktan itibaren sevgi yerine günah, güven yerine korku ile büyütülürlerse, ister istemez “korku” merkezli bir din anlayışı ortaya çıkar. Korku, insanın din anlayışının temeline çöreklendiği zaman, oradan ne eleştirel düşünce, ne koşulsuz sevgi, ne de yüksek güven çıkar. Oysa, İslam, aklı, ilkeyi, güveni merkeze alan, Allah’ın rahmetinin kuşatıcılığı üzerine inşa edilen bir dindir.

Diğer taraftan, Kur’an’ın öngördüğü iman, bilgi temelli olur. Yani, Müslüman insan önce bilir, sonra inanır. Önce bilen insan, inancının vahyi ve mantıki temellerini de iyi bilir. Aklı etkin kullanmanın ibadet olduğunun da farkındadır. Ancak, Müslümanların önemli bir kısmı, imanın inşa edilebileceğini pek düşünmezler. Daha da ötesi, iman ve akalı alternatif kavramlar olarak görürler. Bu durum, Kur’an dilinde “kalp mühürlenmesi” denilen, çelişkilerin görülememesinin ta kendisidir. Oysa Kur’an, insana, insanı, eşyayı, olay ve olguları doğru anlama, doğru değerlendirme imkanı sağlamak için gelmiştir. Kur’an’ın şifa ve rahmet kaynağı olması, ancak onun doğru anlaşılması ile mümkün olabilir. Bir Müslüman, Kur’an’ı anladığı kadar, onun kurucu ilkelerini hayatına taşıyabildiği kadar ve değer üretebildiği kadar Müslüman olur. Kısaca, bilgi olmadan Kur’an’ın istediği gibi bir Müslüman olmak pek mümkün değildir.

Din anlayışının korku merkeze alınarak, bilgi temelinden yoksun bir şekilde, sözlü kültürle oluşması, her şeyden önce, korkuların kurumsallaşması ve geleneğin dinleşmesini beraberinde getirmektedir. Bu durum, dinin insan hayatına anlam kazandırma gibi bir işlevini etkisiz kılmaktadır. Anlam gözden kaybolunca, din de, ister istemez şekle indirgenmiş olmaktadır. Gündelik hayatımızı dolduran dini konuşmaların, tartışmaların, çoğu zaman şekilde boğulmakla sonuçlanmasının sebebi budur.

Buraya kadar söylediklerimiz, dinin sorun olmaktan çıkabilmesi için, korku üzerine değil, güven üzerine; şifahi kültürle değil, Kur’an’ın kurucu ilkeleri ile inşa edilmesinin bir zorunluluk olduğunu göstermektedir. Din hakkında, özgürce düşünecek kadar doğru bilgiden yoksun olan bir kimse, çarpık din anlayışının sonucu olan cenderenin içinde, kendi kendine işkence etmekten öteye gidemez.

Şimdi de meselenin bir başka boyutuna dikkat çekelim: Din, en temelde bireyseldir. İslam, iman ve sorumluluk noktasında bireyi esas alır. Dinde zorlama yoktur. Dileyen inanır, dileyen inanmaz. Kimse kimsenin günahını çıkmaz. Her insan, biricik özgün bir varlıktır. Din, insan için bir tekliftir. İslam, siyasi meseleleri insanın sorumluluğuna bırakmıştır. İslam devleti diye bir şey söz konusu olmaz. Halifelik, Müslümanların tarihsel akış içinde ürettikleri beşeri bir kurumdur. Bu tespitler, din-siyaset ilişkisi ile ilgili sorunların, İslam’dan değil, Müslümanlardan, gelenekten kaynaklandığını göstermektedir.

Biz, Batı standartlarının ilerisinde bir demokrasi ve laiklik üretebiliriz. Bunun kök hücreleri bizim kültürümüzde vardır. Ancak, mevcut din anlayışı, sağlıklı birey bilincinin gelişmesini engellemektedir.

Sözün özü, sorunlarımızın hiç birisi çözümsüz değildir. Yeter ki, çözmek isteyelim. Kur’an, Müslümanları hep birden “Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaya” şöyle çağırmaktadır: “Ey inananlar! Allah’tan sakınılması gerektiği gibi sakının, sizler, ancak Müslüman olarak can verin. Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece ayetlerini açıklar” (Al-i İmran, 102-3). Bu ayetler, İslam öncesi dönemde savaşsız günü geçmeyen Medine’nin düşman kardeşleri Evs ve Hazreç kabilelerinin durumuna dikkati çekmektedir. Bu iki kabile adeta uçurumun kenarında iken İslam sayesinde kardeş olmuşlar ve iyilik yolunda birbirleriyle yarışmaya başlamışlardır. Medinelilerin Ensar adını almaları oldukça anlamlıdır.

Diyoruz ki, bölünen parçalanan toplumlar yok olmaya mahkumdurlar. Hele bu parçalanmanın sebebi, din ve din anlayışı olursa, durum gerçekten vahim olur. Kur’an, Müslümanlara hafızalarını tazeleme imkanı sağlamakta; geçmişten ders alarak top yekun Allah’ın ipine sarılmalarını istemektedir. Geçmişi anlamayan, geçmişten ders almayan toplumlar, geçmişteki acı tecrübelerin benzerlerini tekrar yaşamak zorunda kalabilirler.

Bir bayram arefesinde İslam’ın birleştirici ruhuna her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğunu görebiliyoruz. Dünyanın en köklü devlet geleneğine sahip bir milletin, herkesi mıknatıs gibi çekecek yüksek hedeflerden uzak kalması, siyasetin ayrıştırıcı dilinin olumsuz izlerinin kalıcı olmasına yol açmaktadır. Öyleyse, Türkiye’nin mevcut durumunun bir zamanların Endülüs’ü gibi olduğunu hatırlatmak isteriz. Endülüs’te Müslümanların birikimi ile Batı kafası buluşmuştu. İşte mevcut uygarlık bu birlikteliğin ürünüdür. Bugün bu uygarlık kendi değerlerini yemeye başlamıştır. İnsanlığın yeni bir uygarlığa ihtiyacı vardır. Bu yeni uygarlığın yeşermesi için en müsait yerlerden birisi üzerinde yaşadığımız topraklardır. Bu topraklarda, insanlığın mevcut birikimi, uygarlığa vücut veren kök hücrelerle buluşmaktadır. Diyoruz ki, yeni bir uygarlık, niçin tekrar bu milletin eseri olmasın? Bunun gerçekleşebilmesi için, en kısa zamanda dinin sorun olmaktan çıkartılması, sağlıklı bir demokrasi kültürü ile, bilginin gücüne sahip olunması gerekmektedir. Belki içinden geçmekte olduğumuz değişim süreçleri bu yüzden çok sancılı olmaktadır. Belki de bu sancılar, bu acılar, bir tür doğum sancısıdır. Mutluluğun yaşam biçimine dönüştüğü bayramlar, geleceğe güvenle bakabildiğimiz zaman yaşanacaktır. Bunun yolu da, birbirimizle uğraşmak değil, birlikte üretmek, yaratıcılığımızı daha fazla etkin kılabilmek için yarışmaktan geçer. Koşan insanlar, birbirleri ile uğraşacak vakit bulamazlar. Bizim sorunumuz, biraz da tembellikle ilgili olmalı…

Yüce yaratıcıdan dileğimiz barış, sevgi, mutluluk dolu; birlikte yaşama ve sorumluluk bilincinin gelişmesine katkıda bulunacak nice bayramları özgürce, hep birlikte yaşamayı nasip etmesi… Hayırlı bayramlar efendim.

Dini Meseleleri Niçin Doğru Dürüst Tartışamıyoruz?

İslam, en temelde Allah’a yönelik, üst seviyede bilgi ve bilinçle gerçekleşen bir teslimiyettir. Müslüman, varlığın temelinde Allah’ın rahmet ve merhametinin yattığını çok iyi bilir. Allah’ın rahmetinin her şeyi kuşattığının farkındadır. Bu sebepten, eğer İslam’dan söz edeceksek, ilk akla gelecek olan, insanların kendilerini güven içinde hissedecekleri bir ortam olmalıdır. Müslümanların olduğu yer, can, mal, namus emniyetinin üst seviye güvence altına alındığı, temel hak ve özgürlüklerin, yasalardan önce insanın vicdanında yer tuttuğu alanlar olmalıdır. İnsanlara potansiyel suçlu muamelesi yapılamaz. Asıl olan suçsuz olmaktır. Aksi kanıtlanıncaya kadar, insanlara güvenmek gerekir. Bir kimse, kim olursa olsun, inancı, dini ne olursa olsun, Müslümanların içinde kendisini emniyette hissedebilmelidir. Müslüman insan, çevresine bu güveni veremiyorsa, orada din adına birtakım ciddi sorunların var olduğu unutulmamalıdır. Olması gerekenden söz ettiğimi, anladığınızı düşünüyorum.

Bir başka olması gerekene daha dikkat çekelim: Müslüman insan, her zaman bilgiye, öğrenmeye açık insandır. Bu, “Oku!” diyerek insanla buluşan Kur’an’ın bizden istediği bir tavırdır: “Onlar bütün sözleri, görüşleri dinlerler ve en güzeline uyarlar. Allah’ın doğru yolu gösterdiği kimseler işte onlardır ve gerçekten onlar akıl-irfan, sağduyu sahibi kimselerdir.” (39/18) Müslüman bilerek inanır, bilerek yaşar; bilmediği şeyin peşinden gitmez (17/36). Müslüman, Kur’an’ın dışındaki her türlü bilginin beşeri bilgi olduğunu, her türlü tenkit ve tahlile açık olduğunu bilir.

Devamını oku...

Pazartesi, 09 Kasım 2015
Uzun bir yapılandırma sürecinin ardından web sayfamız tekrar yayında. Güncelleme süresince yaşayabileceğiniz içerik ve görünüm sıkıntıları için özür dileriz.

En Çok Okunanlar

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim