• 1
  • 2

Öne Çıkan Makaleler

24 Yıllık Sessiz Yolculuktan Akılda Kalanlar…

1986 yılının Eylül’ünde tanıştım Türkiye’nin Sesi Radyosu ile. Doktorayı yeni bitirmiştim. Hocalarımın ve dostlarımın “sen bu işi yaparsın” sözü ile başlayan serüven, 24 yılını tamamlamak üzere. Dinleyicilerim, akademik basamakları benimle birlikte yaşadı. Zaman zaman geriye dönüp baktığımda, programların aynı zamanda benim günlüğüm gibi olduğunu fark ettim. Her ne kadar hiç vazgeçmediğim, hiç ödün vermediğim temel duruş akılcılık ve bilimsellik ise de, hüzünlerimin ve sevinçlerimin sesimden öte, satırlara yansımış olduğunu görmek, benim için ilginç bir tespit oldu. Anladım ki radyo ve radyoculuk, radyo sayesinde dinleyici ile kurulan iletişim biçimi, kelimenin tam anlamıyla bir yaşam tarzı idimalı. Önce “Din ve Dünya” isimli programla başladım. Daha sonra “Dini Bilgimiz Dini Kültürümüz”le devam etti yolculuk.

1988 yılında gençlik ve gençliğin sorunları üzerinde yogunlaşmanın, özellikle gençlerin din alanındaki sorunlarının çözümüne bilimsel/ doğru bilgi ile katkıda bulunmanın bir sorumluluk olduğu gerçeğini fark ettik ve halen devam eden “Gençlik ve Din” programı başladı. Önce gençlerimizi anlamaya çalıştık. Diyorduk ki, “sorunlar aşılmak için vardır”. Diyorduk ki, “din sorun üretmek için değil, insan hayatına anlam kazandırmak için vardır”. Diyorduk ki, “insan hayatının anlamı, insanın yaratıcı yetilerinde gizlidir”.

Bir programda merhum Atalay Yörükoğlu’nun “Çocuk Ruh Sağlığı” isimli kitabında yer alan “Pulsuz Dilekçe”yi seslendirmiştim. Bu programdan sonra, Almanya’dan mektup yazan bir hanım dinleyicimizin arşimizde sakladığımızın mektubundaki şu satırları, yaptığımız işin anlamlı olduğunu fark etmek, daha iştiyakla programlara sarılmak için tam bir uyarı idi: “Lütfen o mektubu adresime gönderir misiniz? Ben ilk defa o programdan sonra, çocuklarımın sesine kulak vermem gerektiğini anladım ve çocuklarımla iletişim biçimimiz değişti. Artık çocuklarımı anlamak için çaba sarf ediyorum….”.

Devamını oku...

Ölülerin Egemenliğinden Kurtulmak Mümkün mü?

Tanrı, en güzel şekilde yarattığı insanı, birtakım yaratıcı yetilerle donatmıştır. İnsanın yaratıcılığı, Kur’an’ın diliyle “insana isimlerin öğretilmesi” (2/31) ile birlikte başlar. İsimleri, varlıklara isim vermeyi öğrenen insan, kendi ürettiği kelime ve kavramlarla düşünmeyi başarır. Yaratıcılık düşüncede başlar. İnsanın yaratıcılığı hem öğrenmeye açık olmayı, hem takdir yeteneğinin gelişmiş olmasını, hem de takdir edilmeyi gerektirir. Yaratıcılığın en mühim gıdası fark edilmek ve takdir görmektir. Hayatın anlamı insanın yaratıcı yetilerinde gizlidir. Yaratıcılıklarını yitiren birey ve toplumlar yönlerini maziye çevirirler. Bu durum, geçmişin kutsallaştırılmasını beraberinde getirir. Kutsal bir nitelik kazanan geçmiş, insanın anlama menzilinin dışında kalır. Geçmişi doğru anlayamayanlar, yavaş yavaş ölülerin egemenliği altına girerler ve ölü/ölüm sever hale gelirler.

Ölü/ ölüm severliğin en kötü tarafı, gerçek engellenmenin ölülerden geldiğinin farkına varılamamasıdır. Yargısız infaz yapmaya başlayan ölüler, her zaman dirilerden daha tehlikeli olurlar. Mevcut halde, Müslümanların geleceği ölülerin ipoteği altındadır. Kendi mazimiz bizi, ayaklarımızdan tarihin derinliklerine değil, bataklıklarına doğru çekmektedir. Son iki asırdır yaşadığımız olumsuzlukların, içselleştirmeye çalıştığımız şekilciliğin, yüzeyselliğin; meşrulaştırmaya çalıştığımız hoyratlığın; görmezlikten geldiğimiz çelişkilerin arkasında maziye mahkum olmanın getirdiği bir tür kuşatılmışlık duygusunun yattığını düşünmekteyiz. Sorun, büyük ölçüde yaratıcı yetilerin dumura uğramasından kaynaklanmaktadır. Yaratıcılık kaybolmaya başlayınca, çözüm mazide aranır ve ölülerden medet umulur. Ölülerin egemenliğinden kurtulmadan özgürlük bilincinden söz etmek mümkün değildir.

Devamını oku...

Allah, İnsanın Aklına Güvenmektedir; Ya Biz?

İnsanın bilebildiğimiz diğer varlıklardan en önemli farkı, düşünen ve hür irade sahibi bir varlık olmasıdır. Bu fark, en temelde insanın kendi varlığının farkında olmasını beraberinde getirmektedir. İnsanla ilgili her şey, işte bu farkındalık ile birlikte başlamakta ve bitmektedir. Kendi varlığımızın farkında olduğumuz kadar özgür ve bilinçli olabiliriz.

Kendimizi tanıdığımız ve anladığımız kadar kendi varlığımızın farkında olabiliriz. Kendimize yatırım yaptığımız kadar insan olabiliriz. Kendisini tanımayan, kendisini önemsemeyen, kendisini geliştirmek için zaman ayırıp çaba sarfetmeyen bir insanın kendisine yatırım yaptığı, kendisine değer verdiği söylenebilir mi? Kendisine saygı duymayan bir kimsenin başkalarından saygı beklemeye hakkı olabilir mi? İnsanın kendi varlığının farkında olabilmesi için, öncelikle biricik, özgün bir varlık olduğunu bilmesi gerekmektedir.

Bu özgünlük, insanın ilk hücrelerinin teşekkülü ile birlikte başlar. Bu özgünlük, insanın insan olma çabası diye adlandırabileceğimiz bir tekamül sürecinin bütününe yayılır. Kendi varlığının farkında olan bir insan, insana yaraşan değerleri üretebildiği kadar insan olduğunu iyi bilir. İnsanın yaratıcı yetilerle donatılmış olması, anlamlı iş yapmayı hayatın merkezine yerleştirmesini gerektirir

Devamını oku...

Kasas Suresinin Işığında Tarih Bilinci

“Kasas”, bildirme, anlatma, hikaye etme anlamına gelmektedir. Kur’an’da, daha önceki topluluklar hakkında anlatılanlara “kıssa” denilmektedir. Kur’an’ın neredeyse üçte ikisi kıssalardan ibarettir. Kıssalar, Kur’an’ın kurucu ilkelerinin ve kök değerlerinin taşıyıcısı gibidir. Değer yüklü ilkelerin doğru anlaşılabilmesi için, onların insan dünyasında ne anlam ifade ettiğinin fark edilmesi gerekir. Bunun en kestirme yolu da, bizden önce yaşamış olan insanların tecrübesinden yararlanmaktan geçer. İnsan, diğer insanlarla duygu dünyasında paralellikler yakaladığı zaman, hem öğrenmeye daha açık olmakta, hem de özeleştiri imkanı bulabilmektedir. Kıssaların çoğunun duygu yüklü olmasının sebeplerinden birisi, örnek alınacak peygamberlerin öncelikle insan olukları gerçeğinin doğru anlaşılması ise, bir diğeri örnek alabilmek için gerekli olan duygu köprülerinin kurulması olabilir.

Kur’an’da, satır aralarına sıkıştırılmış tarih bilinci inşa eden pırıltılar insanı hayretler içinde bırakır. Tarih, sevilen sayılan insanların zaman zaman beşer üstü denilebilecek bir çizgiye taşındıklarına; onların insani vasıflarının göz ardı edildiğine tanıklık etmektedir. Kıssalardaki peygamberlerle ilgili ayrıntılar, Hz. Muhammed gibi, bütün peygamberlerin de öncelikle beşer oldukları gerçeğini gözler önüne sermektedir. Her anne gibi Musa’nın annesi de yavrusu için kaygılanmaktadır. Çocuğunun öldürüleceği korkusu,

onu İlahi irade ile paralel bir sürece sürükler. Akıp giden nehrin üzerinde minicik bir yavrunun bir sepetin içinde sürüklendiğini gözümüzün önüne getirdiğimizde, annenin yaşadığı gerilimin boyutlarını birazcık anlama imkanı bulabiliriz. (28/10). Belki de insani duygularının tamamı, annelik duygusunun içine gizlenmiş olabilir.

Devamını oku...

Pazartesi, 09 Kasım 2015
Uzun bir yapılandırma sürecinin ardından web sayfamız tekrar yayında. Güncelleme süresince yaşayabileceğiniz içerik ve görünüm sıkıntıları için özür dileriz.

En Çok Okunanlar

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim