Söyleşiler

Hasan Onat'la yapılmış çeşitli söyleşilere bu bölümden ulaşabilirsiniz

Safeviler ve Çaldıran….

Türk Tarihi’ndeki En Ciddi Kırılma Noktalarından Birisi

(Azerbeycan’da Yayınlanan Hafta İçi (www.hafta-ichi.com) Gazetesinden Vusal Tağıbəyli ile yapılan söyleşinin tam metni)

  1. Sefevileri turk cumhuriyyetleri sirasina alinmasi oneriniz nerden kaynaklandi? efendim siz sadece Sefevilerin bir Shii devleti olduguna ilshkin mi shu oneride bulundunuz, yoksa bashka bir neden vardir?

Cevap:

Böyle bir öneri getirmekteki esas amacım, dikkatleri Türk Tarihi’nin en ciddi kırılma noktalarından birisine biraz çekebilmektir. Dikkat edilecek olursa, Şiilik-Sünnilik meselesinin sadece Türklerin esas meselesi olduğu görülecektir. Safevi Devleti’ne yönelik yanlış bilgi, bugün Türklerin birbirlerini doğru anlamalarını engellemektedir. Biz Safevileri ve Osmanlıları doğru anlayabilirsek, hem yaşananlardan ders çıkartabiliriz, hem de onların yanlışlarına mahkum olmaktan kurtuluruz.

Tarih, toplumların hafızası gibidir. Toplumun sağlıklı olabilmesi, sağlıklı bir tarih bilgi ve bilincine bağlıdır. Türkiye’de Safevilerle ilgili hem bilgi eksikliği, hem de yanlış bilgiler vardır. Oysa, Osmanlı Devleti ile Safevi Devleti arasındaki Çaldıran savaşı, umumi Türk Tarihi’nin en ciddi kırılma noktalarından birisini işaret eder. Türkiye’deki “Kızılbaş”, Türk dünyasındaki “Şii-Sünni” farklılaşması, Çaldıran’dan sonra zihinlerde iz bırakmaya başlamıştır. Çaldıran, bütün Türkler için bir tür “seçilmiş travma” haline gelmiştir. Çaldıran’ın ve sonraki gelişmelerin yarattığı acılar ve birtakım olumsuzluklar, nesilden nesle aktarılarak Türkler’in bugünü ve yarınını etkilemeye başlamıştır. Öyleyse, kökü derinlerde olan sorunların çözümü için, o sorunların köklerine inmek gerekir.

Safevi Devleti, kelimenin tam anlamıyla bir Türk Devletidir. Safevi Devleti’nin kurulduğu topraklar onlardan önce de Türk yurdu idi. Devleti kuranlar da, Tekelu, Varsak, Ustaclu gibi Türk boylarıdır. Kısaca, Safevi Devleti bir Türk Devleti’dir. Osmanlı-Safevi mücadelesi, iki Türk Devleti’nin iktidar mücadelesidir. Ne yazık ki, bu mücadele, her tarafta da, salt bir iktidar mücadelesinin ötesine taşınmış ve dinden meşruiyet aranmıştır. Osmanlılar da, Safeviler de, “kardeş kavgası”nı din zemininde yürüterek, Türk Tarihi’nin en ciddi yanlışlarından birisine düşmüşlerdir. O tarihten sonra Osmanlı Sünniliğin hamiliğine soyunmuş, Safeviler de Osmanlı’ya karşılık tüm Safevi topraklarını zorla “Şiileştirmişlerdir”.

İşin gerçeği, Çaldıran Sünnilerle Şiilerin savaşı değil, iki kardeşin savaşıdır. Şiilik ve Sünnilik, Çaldıran’ın doğru anlaşılmasını engellemektedir.

  1. Sayin professor sizce tarihimizde yalnizca 16 devletmi var, yoksa saylai daha fazladir, sadece biz bilmiyoruz...

Cevap:

İnsanlık tarihinde en köklü devlet geleneğine sahip olan millet Türklerdir. Bu devletlerin sayısını 16 altı sınırlandırmak elbette mümkün değildir. 16 rakamının sembolik değeri olduğunu düşünüyorum.

  1. Sefevilerle Osmanli arasinda bir anlashmazlik yashanmish, hatta Caldiran savashi olmush. siz bu savashla ilgileri neler soylerdiniz: sunni Osmanli ile Shii Sefevi arasinda savashin bashlanmasina sucu hanki tarafda aramak lazim?

Cevap:

Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi Çaldıran Türk Tarihi’nin en acı olaylarından birisidir. Çaldıran’ın neticeleri Türk dünyasının geleceğini etkilemiştir ve etkilemeye devam etmektedir. Bu savaşla ilgili söyleyebileceğim tek şey, “keşke böyle bir olay yaşanmasaydı” cümlesi ile ifade edilebilir. İşin en kötü yanı, Osmanlılar da Safeviler de, iktidar kavgasını “din” ile meşrulaştırma yoluna gitmişlerdir. Bir taraf Sünnilik’e, diğer taraf Şiilik’e sığınmıştır. Bence en büyük yanlış, dinden meşruiyet aranmasıdır. Belki de, Çaldıran’ın asırlardır onulmayan yaralara sebep olması, savaşın din zemininde yürütülmek istenmesinden kaynaklanmaktadır.

Bizim amacımız, öncelikle olup biteni doğru anlamak, doğru değerlendirmek ve bu olaydan gelecek için çıkarılabilecek dersleri bulabilmektir. Bu bakımdan, “suçlu aramak” pek doğru bir davranış olmaz. Olay, açıkça iktidar kavgası olduğuna göre, her iki tarafın da bu olayda sorumlu olduğu ilk bakışta anlaşılabilmektedir. Gözleri iktidar hırsıyla kararan birey ve toplumlar, hiçbir zaman gerçeklerin, doğruların peşinde olmazlar.

  1. Sefeviler biz azerilerin devleti olsa da bildiyimiz kadarinca Sefevi hukmdari Ismayil Osmanli uzerine saldirdi. Belki cumhurbashkanligi forsuna shu nedenden salinmayib?Cevap:

Osmanlı, Safevileri kendisi için bir “tehdit” olarak görmüştür. Çaldıran bu algı biçimini değiştirmemiştir. Bu sebepten, Osmanlı’nın Safevileri doğru anlamak için çaba sarfettiğini düşünmek pek mümkün değildir. Ayrıca Osmanlı Devleti, Çaldıran’la birlikte Doğu sınırı tespit edildikten sonra, kendi topraklarında kalan Kızılbaşlardan Safevilere ilgi gösterenleri hep yakın takibe almıştır. Bu durum, Osmanlı’nın Safevileri “tehdit” olarak algılamasının süreklilik kazanmasına yol açmıştır. Bu yanlış algı biçimi, Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Safevilerin bir Türk Devleti olduğu gerçeği, rahmetli Faruk Sümer’in Safevilerle ilgili çalışmalarından sonra anlaşılmaya başlanmıştır. Oysa, artık Türk Tarihi’ni bir bütün olarak görmenin zamanı gelmiştir. Mezhep farklılığı Türk Tarihi’nin bütünlüğünü görmeye engel olmamalıdır. Üstelik Türk Tarihi’nin köklerinin tüm Avrasya’da yattığı da unutulmamalıdır.

  1. sevgili professor o zaman Osmanli sultani Haramul mescidi yapdirarken shurada bir kitabe de yapdirmish: "Allahim ben Caldiranda kardashimle savashdim, beni afet". bunu ben universitede bir hocamdan duymushdum. gercekde boyle bir shey varmi Mekkede?

Cevap:

Böyle bir söylenti var, fakat ben böyle bir kitabeye rastlamadım. Yazılı kaynaklarda böyle bir kitabeden söz edilmemektedir. Ancak, böyle bir kitabe olmasa bile, kardeş kavgasının yanlışlığı hem Osmanlı topraklarında yaşayan Türkler tarafından, hem de Safevi topraklarında yaşayan Türkler tarafından bilinen bir husustur. 

6. bir bucuk milyar muslumani esasen 2 mezheb  - Shii ve sunni mezhepleri ayiirmish, vehabilik de bir dert olmush islama. ama ben diyorum ki Peygember sagliginda islan ne idise shimdi de oyle olsun. ne yapa biliriz ki islami yarandigi duruma kaytarak?

Cevap:

Bu soruya doğru cevap verebilmek için öncelikle şu gerçeğin bilinmesi gerekmektedir: Hz. Muhammed’in sağlığında ne Şiilik vardır, ne de Sünnilik vardır. Bütün mezhepler, Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan, mezhepler din değildir; dinin anlaşılma biçimleridir. Kısaca adı ne olursa olsun, bütün mezhepler, beşer ürünü oluşumlardır. Hiçbir mezhep İslam dini ile aynileştirilemez. Biz Müslümanlara sadece bu gerçeği doğru anlatabilsek, sanıyorum meselenin önemli bir kısmını halletmiş oluruz.

Bir insanın Müslüman olması için Kur’an’da belirtilen şu üç esasa inanması yeterlidir: Tevhid, ahret ve nübüvvet. Bir insan kim olursa olsun, hangi mezhepten, tarikattan olursa olsun, eğer bu üç temel esasa inanıyorsa, o insan Müslümandır ve İslam dairesi içindedir.

Günümüzde Müslümanların en temel sorunu önce inanıp, sonra onu temellendirmeye çalışmalarıdır. Kur’an açısından meseleye bakıldığında imanın değil, bilginin önce geldiği görülür. Bilgi olmadan iman olmaz. Oysa günümüz Müslümanı önce inanmakta, daha sonra bilgi edinmeye çalışmaktadır. Bu sürecin tersine çevrilmesi gerekir ki, Müslümanlar içinde bulundukları açmazlardan kurtulabilsinler.

Kur’an Aklını kullanmayanların “pislik (rics) içinde” kalacaklarına (Yunus, 100) dikkat çekmektedir. Yine Kur’an, bir toplum kendisini değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez” (Ra’d, 11) ayetiyle bir toplumsal yasayı bize hatırlatmaktadır. Müslümanların İslam’ı Hz. Peygamber’in bize sunduğu güzelliğiyle anlayabilmeleri ve yaşayabilmeleri için önce aklı yeniden keşfetmeleri, daha sonra akıl ve vahiy bütünlüğü içinde gerçekleri anlamaları ve Hz. Muhammed’i örnek almaları gerekmektedir. Tanrı akla destek olsun diye vahiy göndermiştir. Kur’an, Hz. Muhammed’in bizler için “en güzel örnek” olduğunu belirtir.

7. efendim bir uzman olarak yanit verin lutfen, ben hicbir mezheb falan tanimiyorum ve islami bir toplum olarak goruyorum. islamda bu bana bir suc sayila bilermi?

Cevap:

Bir insanın Müslüman olması için herhangi bir mezhebe bağlı olması gerekmez. Daha önce de ifade etmeye çalıştığım gibi mezhepler “beşeri” oluşumlardır. Önemli olan, herhangi bir mezhebe mensup olmadan önce “insan” olmaktır. İslam, insanın en iyi şekilde insanlığını inşa etmesine yardımcı olmak için gelmiş olan bir dindir.

8. efendim tarihde mezheblerin hepsinin politik amacla yarandigini goruyoruz. siz bilim adamlari neden ulusal bir toplanti yapib mezheberi birleshdirmek barede muzakireler aparmirsiniz? yani boyle bir shey yapaniz da mezhebleri birleshdirmek mumkunmu acaba?

Cevap:

Mezheplerin hemen hepsinin ortaya çıkışında etkin olan en önemli sebeplerden birisi politik/siyasi egemenlik meselesidir. Ancak, hiçbir sosyal olayı tek bir sebeple izah etmek de, takdir edersiniz ki pek mümkün olmaz. Müslümanlar “İslam ortak paydası”nı merkeze alarak mezheplerin İslam’la aynileştirilemeyeceğini bilselerdi, görüş ayrılıkları Müslümanları böylesine parçalayamazdı. Tam aksine, farklılıklar zenginlik olabilirdi. Kur’an, asırlar öncesinden bizleri şöyle uyarmaktadır: “Dinlerini parçalayan ve gruplara ayrılanlardan olmayınız. Her grup kendilerinde olan ile böbürlenmektedir” (Rum, 32). Maalesef, her mezhep sadece kendisinin “fırkaı naciye” (kurtuluşa ermiş fırka) olduğunu iddia etmektedir. Buna Sünni algı biçiminde iz bırakan “dört hak mezhep” yanlışını da eklemek de mümkündür. Oysa İslam bireysel kurtuluşu esas alan bir dindir. Hiç kimse, herhangi bir mezhebe mensubiyetinden dolayı cenneti garantileyemez. İslam açısından iman bireyseldir; dileyen inanır, dileyen inkar eder; sorumluluk bireyseldir, kimse kimsenin günahını çekmez; kurtuluş bireyseldir, hak eden cennete gider.

Bilim adamlarının yapacağı iş, önce mezhepleri kendi gerçeklikleri içinde doğru anlamaktır. Daha sonra da, onların din olmadığını, dinin anlaşılma biçimi olduğunu insanlara anlatmaya çalışmaktır. Mezheplerin din olmadığını bilir ve insanlara anlatabilirsek, onları birleştirmek diye bir çabaya gerek olmadığı ortaya çıkar.

Mezhepleri birleştirme (teflik) konusunda zaman zaman bazı çalışmalar yapılmıştır. Benim kanaatim, mezheplerle ilgili bir dizi bilimsel çalıştayın, sempozyumun yapılması gerektiğidir. Bu tür çalışmalarla mezhepler konusunda ön yargıları azaltabilirsek, İslam ortak paydasının anlam ve önemi anlaşılabilir. Artık, İslam’ı mezheplerüstü bir yaklaşımla anlamanın ve insanlara anlatmanın zamanı gelmiştir.

Mezheplerüstü din anlayışı, mezheplerin beşeri oluşumlar olduğu gerçeğinden hareketle, temel İslam ortak paydasını esas alan bir anlayıştır. Temel İslam ortak paydası bilinirse, en başta mezheplerin din olmadığı, beşeri oluşumlar olduğu iyi anlaşılabilir ve farklılıklar zenginlik olarak görülebilir.

Ben İslam Mezhepleri Tarihi profesörü olarak yıllardır bu konulara kafa yoruyorum. Benim yazılarımıwww.hasanonat.net sayfamdan takip etmek mümkündür. Özellikle bu konuştuğumuz hususlarla ilgili olarak şu makalelerimi değerli dostlarımıza hatırlatmak isterim:

“Kızılbaşlık Farklılaşması”

“Irak’ta Yaşanan Cinnet: Şii-Sünni Mezhep Çatışması”

“Mezhep Kavramı ve Mezheplerin Doğuş Sebepleri”

“Kerbelayı Doğru Okumak”

“Küreselleşme Sürecinde İslam’ı Yeniden Düşünmek”

(Yazılarımdan arzu ettiklerinizi gazetede yayınlayabilirsiniz)

İş yoğunluğum sebebiyle cevapları biraz geciktiğim için beni mazur göreceğinizi umuyorum. Gönülden sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

Prof. Dr. Hasan ONAT

www.hasanonat.net

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

İslam Mezhepleri Tarihi Anabilim Dalı Başkanı

Site içi arama

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim