Söyleşiler

Hasan Onat'la yapılmış çeşitli söyleşilere bu bölümden ulaşabilirsiniz

Charlie Hebdo Cinayeti, İslamafobi ve Şiddet-Terör Sarmalından Çıkış Yolu

PROF. DR. HASAN ONAT İLE RÖPORTAJ

Anasayfa / RÖPORTAJ

Devlet Dergisi 30 Mayıs 2015 12:00

Paris’te yayımlanan mizah dergisi Charlie Hebdo’ya Ocak ayında kanlı bir saldırı düzenlendi. İslamofobinin yükseldiği Batı dünyasında saldırının Müslümanlara yamanmaya çalışıldığını gözlemledik. Türkiye’de de derin akisler uyandıran bu saldırı ve Batılı ülkelerdeki Müslüman algısı konusunda bir değerlendirme yapar mısınız?

Öncelikle bir gerçekle yüzleşmek zorundayız. O da şu: Birilerini suçlamak çok kolay. Ama şu tesadüf değil. İslam dünyasının neresine giderseniz gidin kan akıyor, gözyaşı var, insanlar öldürülüyor, çocuklar öldürülüyor. Bunların içinde en fazla eli yüzü düzgün ülke olan Türkiye’de bile kadın cinayetlerinin artması, bizi derin bir düşünceye sevk ediyor. Kur’an açıkça şunu diyor: “Anlaşamıyorsanız boşanın.” Bazen bu Müslüman kafayı anlamakta zorlanıyorum. Hassasiyet gösteriyorsunuz ama en hassas olmanız gereken konu insan hakları, en hassas olmanız gereken konu hukukun üstünlüğü, adalet. Ama başka konularda kılı kırk yaran Müslüman kafa, bu konularda oldukça duyarsız. Bunları oturup düşünmek lazım... Dolayısıyla altı çizilmesi gereken şudur: Dünyanın neresinde olursa olsun bir insanın haksız yere öldürülmesini bir Müslüman asla onaylayamaz. İşe buradan başlamak lazım. Bunu doğru okumak için bazı şeyleri de belirlemek gerekiyor. İslam dini hayatı merkeze alan, insanın onurunu esas alan ve barışı merkeze alan bir dindir. Meseleye buradan bakalım. İnsan yeryüzünü imar etmek için vardır. Müslümana da bu görev yüklenmiştir. Siz en temelde insanı anlamalısınız. İnsan gerçeğini anlamazsanız, insan onurunu yüceltemez ve çok da iyi bir yere taşıyamazsınız. İşte bu yüzden en temelde bu meseleyle ilgili söyleyeceğim şey şu: Altını çiziyorum, masum insanların öldürülmesini hiçbir şekilde din adına onaylayamazsınız. Orada masum insanlar var. Yani karikatür krizi için, karikatür çizdi diye, peygambere hakaret etti diye insanlar öldürülmez. Hassasiyetleri dengelemek lazım... O insanlar böyle bir iş yapıyorlarsa siz de onlara yaptıkları iş içinde yani bu sanat alanında, karikatür alanında, başka alanlarda dünya çapında insanlar yetiştirirsiniz. Onların yaptığının tersi güzel örnekler ortaya koyarsınız. Bu işin çözümü budur. Kalkıp da insanları öldürmek değildir. Niçin böyle yapıyoruz? Çünkü Müslümanlar sanatta yoklar. Olmadıkları için de dindarlığınız artıkça kabalaşıyorsunuz. Masum insanların öldürülmesini kimse onaylayamaz. Dünyanın neresinde olursa olsun bunu onaylamak mümkün değildir. Kur’an’da neler var? Kuran bir tek insanın öldürülmesini bütün insanlığın öldürülmesi olarak görür. Ona göre bir insanın hayat bulması, bütün insanlığın hayat bulması demektir. İnsan en şerefli yaratılan varlıktır. Buna kültürümüzde “eşrefimahlukat” denir. En güzel tabirlerden birisi budur. Cenabıhak yarattığı bu varlığa akıl vermiştir, hür irade vermiştir. Bize düşen aklı ve hür iradeyi kullanarak insan onurunu yukarı taşımaktır. Bu da ancak insana saygıyla mümkündür. Yunus “Yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü.” derken bunu kasteder. Bir diğer nokta insan bağımsızlığı tehlikedeyse vatanı ve onuru tehlikedeyse savaşır ama bu savaş bir yerleri fethetme savaşı, birilerini Müslümanlaştırma savaşı, bir yerleri egemenliği altına alma savaşı da değildir. Kur’an der ki: “Sizde onlara cevap verin.” Yani yaşamak için. Çünkü Müslüman ölüm ile hayat arasında kalırsa daima hayatı tercih etmek durumundadır.

Müslümanlar neden bu kadar kolay ölüyor ve öldürebiliyor?

Bunu biraz açalım isterseniz. Bu sorunun cevabını doğru verecek olursak eğer, üç önemli mesele var. Birincisi bizim cihat algımız problemlidir. Bu körü körüne ölüme gitmek değildir. Aslında cihat içtihatla aynı kökten gelir. Yani en büyük cihat; insanın, insan onurunu yüceltmek için vereceği savaştır. Düşünce üretmek, bilim üretmek demektir. Cihat, Kur’an ile yapılır. Bunun anlamı insanları Kur’an’ın yüce değerleri ile tanıştırmak, o yüce değerlerden hareketle üst seviyede beşeri değerler üretmek. Kur’an’ın bizden istediği budur. Bu bağlamda Hz. Peygamber’in bir savaş dönüşü söylediği söz bu durumu daha iyi anlatacaktır. Diyor ki “Asıl savaş şimdi başlıyor.” Onuru için özgürlük için savaşmak küçük savaş kabul ediliyor. Peki büyük savaş nedir? Büyük savaş değer üretme savaşı, insanın onurunu yükseltme savaşı. Kur’an der ki “Hepiniz birden savaşa çıkmayın bir kaçınız geride kalsın.” Ne demektir bu: Savaş arızi bir durumdur. Dolayısıyla insanın gerçekleştirmek istediklerini yapabilecekleri, özgürce yaşayabileceği ortam, barış ortamıdır. Böylece Kur’an dediğini şöyle yorumlayabiliriz: “Savaşa gidenlerin o ortamda psikolojileri bozulur, bilgiden uzak kalırlar, bilimden uzak kalırlar bu çerçeve içerisinde siz bunları daha rahat bir zemine taşıma imkânı bulabilirsiniz.” Yani onlar geri döndüklerinde onları rehabilite edin. Onların daha sağlıklı düşünmelerine katkı sağlayın, onların bilgilenme süreçlerini etkin hâle getirin. Bakın biz bunları unuttuk. Daha başka bir şey diyor Kur’an: “Size saldırırlarsa siz karşılık verin ama sakın aşırıya gitmeyin.” Yani onurunuz için, özgürlük için bile savaşmak durumunda kalırsanız, siz bu bağlam içerisinde kalın, dışına çıkmayın. Mesela diyor ki Hz. Peygamber: “Bir yere savaşmaya gittiğinizde orada yaşlılara, sakatlara, kadınlara, çocuklara dokunmayın. Mekânları tahrip etmeyin, hatta diyor doğayı tahrip etmeyin.” Nasıl bir hassasiyet var? Bugün çevreciler bile bu seviyede değiller. Hatta önemli bir sözü de var: “Eğer kıyametin kopacağını bilseniz, elinizde bir hurma fidanı varsa kopmadan dikebiliyorsanız dikin.” Peygamberimiz bu denli hassasiyet gösterirken biz maalesef bu doğrultuda çokta sağlam duramıyoruz. Günümüz Müslümanları maalesef en büyük cihadın bilgi oluşunun farkında değiller. Bilgi üretemiyorsanız, değer üretemiyorsanız yaptığınız şeylerin anlamı kalmıyor. Kur’an size bir medeniyet bilinci kazandırıyor. Siz medeniyetin omurgasını bilimin oluşturduğunun farkında değilseniz, özne olamazsanız. İşte Müslümana biçilen misyon burada ortaya çıkıyor. Bilginin gücüne sahip olarak evrenin içerisinde dünyayı imar etmek ve güzelleştirmek. İşte medeniyet yaratmanın bir kısmı bununla alakalı.

Şehitlikle kavramı ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Mesela şehitlikle ilgili açmazlar da var. Ona da işaret edeyim. Niçin Müslümanlar öldürmeye bu kadar teşne? Şu andaki cihat algısı açmazların sebeplerinden birisi… İkinci açmaz şehitlik kavramına yüklediğimiz anlam. Müslüman insan ölmek için savaşa gitmez. Müslüman insan onuru için, yaşamak için savaşa gider. Ölürse şehit olur. Şu anda bir tür savaşa gitmek, ölmek arınma duygusunu gerçekleştiriyor. Böylece amacının dışına çıkıyor. Mesela IŞİD’e katılanların çoğunun günahkârlıkları yüksek, savaşa bunlardan arınma amacı ile geldikleri batıda yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkmış durumda. Maalesef bu konularda doğru düşünmeye yetecek kadar veri yok elimizde. Yani bu İngiltere’de yapılmış bir araştırmaydı. Belli bir yaşa gelmiş insanlar, günahkârlık duygusuna kapılmış, suç işleyen insanları alıp götürüyorlar. Henüz anlamlı iş yapamamış, fakat dini duyguları da olan bu insanlara amaç gösteriyorlar. “Ölürseniz şehit olacaksınız, cennetiniz garanti olacak.” diyorlar. Tabii ekonomik destek de var. IŞİD’in saflarında ölen bir aileden bir adamın evini birileri satın alıyor ve karısına, “Bundan sonra hiç merak etme sen bizim korumamız altındasın.” diyorlar. Türkiye’de de işler böyle tuhaf doğrultuda gidiyor. Kur’an bizi, “Kendinizi tehlikeye atmayın.” derken hayatı ön plana çıkarırken Müslümanların bu kadar ölmeye, öldürmeye teşne olmaları, ruh sağlığıyla da irtibatlandırılması gereken bir mesele.

Niçin Müslümanlar bu kadar ölmeye öldürmeye açık hâle geldiler?

Bununla alakalı üç sebep söyleyeceğim. Birincisi; beşeri yaratıcılığın zirvesinde üç şey vardır. Birincisi bilim. Bilim aynı zamanda medeniyetin omurgasını oluşturur. Dünyanın kaderini değiştirecek olan insanlar bilginin gücüne sahip, teknoloji üretebilen insanlardır. Demek ki Müslümanlar bilimde yoklarsa bilimin uygulama alanı olan teknoloji de hiç olmazlar. İkincisi; sanat. Cenabıhakk’ın insana verdiği en büyük nimet akıl nimetidir, duygu nimetidir. Peki bilimde yokuz, sanatta yokuz, peki bu dünyada varlığımızın anlamı nedir? Birey olarak da toplum olarak da bunları sorabiliriz. En büyük problem İslam dünyasında yaşanan üst seviyede anlam krizidir. Siz eğer bilimde, sanatta ve sporda yoksanız; yakarak, yıkarak ve öldürerek hayatta kalmaya çalışırsınız. İşte bununla hesaplaşmamız gerekir. Hep birilerine bir yerlere kızıyoruz, bunlarla yüzleşmeliyiz. Dindar insan tipi güce, statüye kavuştukça davranışları inceleceğine kabalaşıyor. Ne derler: “Başaklar olgunlaştıkça yavaş yavaş başlarını eğerler.” Müslüman insan olgunlaştıkça daha olgun, mütevazı olur. Bizde tam tersi oluyor. Gücü elinde bulunduranlar ezmeye başlıyor. Birinci söylediğim anlamlı bir hayattan yoksun olmak, özne olamamak bizi şiddete, öfkeye açık hâle getiriyor. Bir şey daha var. Anlamlı hayatın ötesinde bir de ezilmişlik psikolojisi. Yani ezilen insanlar içlerinde daima ezenleri büyütürler. O yüzden de İslam dünyası son iki asırdır Batı’nın sömürgesi durumunda... Türkiye dışında fiilen sömürge olmamış bir yerler bulmak zor. Eğer biz bugün biraz da olsa diğerlerinden farklıysak, bunu Türk devlet geleneğine borçluyuz. Bunu özgürlüğümüzü korumaya borçluyuz. Her ne kadar bugün “Osmanlı sonrası reklam arası lafları.” ediliyorsa da bana göre bu lafları edenler Cumhuriyet olmasaydı asla bu lafları etme imkânı bulamayacaklardı. Türkiye bu farklılığını özgürlüğüne, kör topal da yürüse demokrasisine ve laikliğine borçludur. Müslümanları şiddet sarmalından kurtarmak için Maturidi’den de yararlanmalıyız. Bundan 1100 sene önce diyor ki “Maturidi, diyanet ayrıdır, siyaset ayrıdır.” İşte biz bunu bugün ön plana çıkarmak zorundayız. Müslümanların bugün birbirlerini öldürmelerinin arka planında egemenlik kavgası vardır. Ezilmişlik psikolojisi burada ortaya çıkıyor. Ezmenin en üst gücü siyasi güçtür.

Cemaat ve tarikatlar hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu gün Müslüman dünyasında cemaatler ve tarikatlar gücü elde edebilmek için yarış hâlindeler. Bu güce ulaştıkça da, acımasızlık ve zulüm ortaya çıkmaya başlıyor. Onun için şu cümleyi önemsiyorum: “Ezilenler içlerinde daima ezenleri büyütürler.” Bunu kıramazsak hiçbir şey yapamayız. Müslümanları insan onurunu yüceltecek bir duruma getirmek için bir üretimi ön plana çıkartmanız lazım. İnsan hayatının anlamı onun yaratıcı yeteneğinde gizlidir. Yaratıcılığı ne kadar etkin kılabilirseniz, hayatınız o kadar anlamlı olur. Ezilmişliğinizden memnun değilseniz, amacınız ezmek değil, özgürleştirmektir. Yani ezmeyi içselleştiriyorlar. Ezmeyi en çok kolaylaştıran unsur, siyasi egemenliği elde edebilmektir. Bunu da yapabilmek için ne din kalıyor ne ahlak. Tabii bu en çok zararı dine veriyor. Ne oluyor? Dinin içi boşalmış oluyor. Bu din herkese lazım. Yarın o gücün zirvesinde olanlara da lazım olacak ama aradıklarında bulamayacaklar. Yani şu anda İslam dünyasındaki bu gelişmeler en çok tahribatı İslam dinine yapmaktadır. Dinin insan hayatına anlam kazandıran kodları çözülmektedir ve din şekle indirgenmektedir.
1.5 milyar Müslüman yaşıyor ve hâlâ İslam eli yüzü düzgün anlamda yaşanıyorsa, bunu yaşayan tek yer Türkiye’dir. Az çok başka yerleri gören bilen bir insanım ve bu cümleyi çok net kuruyorum. Biz bunun farkında değiliz. Bunun da birkaç sebebi var. Birincisi bizim din anlayışımız ahlak temelliydi.
Sizce biz Türkler bu ahlak temelli anlayışımızı bugün neden kaybettik?
Ta Ahmet Yesevi’den gelen, İslam ahlak temelli olmuştur. Bu nedenle diğer ülkelerde var olan ırkçılık benzeri olguları Türklere taşımamıştır. Biz Cumhuriyet’e geçiş sürecinde din alanında ortaya çıkan boşluktan dolayı bu ahlak temelli anlayışı kaybetmeye başladık. Geleneksel yapı içerisinde dinle ilgili sağlıklı beslenme imkânı kayboldu toplumda. Mesela Cumhuriyet’e geçiş içerisinde tekke ve zaviyelerin kapatılması bana göre çok ileri bir adımdı. Ama alternatifi yaratılamadığı için yeraltına çekildi. Bu sefer daha bilinçsiz bir irrasyonel gelişme yaşandı. 1960’lardan sonra bu boşluk tercüme kitaplarla doldurulmaya başlandı ama bu süreç hiç kimse tarafından tartışılmadı. Tercüme kitaplar dediğimiz, Hasan El Benna’nın, Seyid Kutub’un kitapları. Bunlar 1970’li yıllarda özellikle çok fazla okundu. Ben 1979 mezunuyum. O dönemde okuduğum kitapları memlekette bir odaya hapsettim kimseye zararı dokunmasın diye. Bugün Türkiye’de din anlayışında içine savrulduğumuz radikalleşmeyi anlamak istiyorsak, bu tercüme kitaplar sürecini iyi tahlil etmek lazım. İran devriminden sonra bir ikinci dalga devrim sürecinde üretilen kitaplar gelmeye başladı. Mesela Ali Şeriati’nin, Mutahhari’nin kitapları. Aslında bunlar özgün halleriyle değil, Türkiye’deki okuyucunun hoşuna gidecek şekilde rötuşlanarak tercüme edildi. Bunu da bilerek söylüyorum. Mesela ben 1991’de İran’a ilk kez gittiğimde, Ali Şeriati’nin kitaplarını aradım. Sorduğumda bana ters ters baktılar. En son biri, “Ali Şeriati’nin kitaplarını burada bulamazsınız.” dedi. Türkiye’de bu kadar bu kitaplar yüceltilirken İran’da aforoz edilen kitaplar kategorisindeydi. Ne oldu? Bunlarla beraber 2000’li yıllarda biz ahlak temelli din anlayışını kaybettik. Eskiden tasavvuf deyince, halim, selim insan tipi anlaşılırdı. Şimdi ne oldu herkes güç savaşına girdi, bu değerler kayboldu. İşte bugün gelinen noktada bunun en iyi örneklerinden birisi iktidar-cemaat çatışmasıdır. Kelimenin tam anlamıyla siyasi bir çatışmadır. Tabi bu ahlak temelli duruşu kaybettik ama bununla beraber din alanında eleştirel görüşü kaybettik. Eskiden neyin din olup olmadığı konusunda biraz daha sağlıklı düşünülüyordu. Hıristiyanvari bir bakış açısı hâkim oldu. İnsanlar artık sorgulamıyorlar. Devlet televizyonlarında bile din dogma alanı olarak sunuluyor. Hâbuki Kur’an böyle istemez. Kur’an der ki: “Önce bilecekseniz sonra inanacaksınız.”

Maturidi bu konularda neler söylüyor?

Maturidi bu noktada açıkça diyor ki. “Taklidi iman diye bir şey olmaz.” İman bilinir ve bilirsiniz, onun üzerine inanırsınız. Hatta Maturidi’den direk alıntı yapayım meseleyi daha iyi anlatmak açısından; mesela mukallidin imanı… “Gerçek iman kesin bilginin tasdikinden ibarettir. İnananın inancını sağlam bilgi ve sağlam delillerle desteklemesi gerekir. Bunu başaramayanın taklit yoluyla inanması maruz görülemez. Çünkü taklit dinlerin ve mezheplerin doğruluğunun ölçüsü olamaz. Ayrıca kendi özgü iradesi ve ihtarıyla gerçekleşmemiş iman, hakiki iman olamaz.” Bizim yaygın inanışlarımıza ters şeyler söylüyor Maturidi. Peki hangisi doğru? İşte aslında doğru olan budur. Kur’an’a en uygun olan onun söyledikleridir.

Maturidi; Allah’ı bilmek, marifetullah konusunda ne diyor?

Ona göre Allah’ı bilmek, aklen vaciptir. Peygamberimizde diyor ki “Aklı olmayanın dini yoktur.” “Eğer Allah hiçbir resul göndermeseydi insanların akıllarıyla yine de Allah’ın varlığını ve birliğini, onu layık olduğu sıfatlarla tanımlamayı ve onun yaratıcısı olduğu evreni tanıması gerekirdi.” Bunları söyleyen Maturidi. Bugün şu cümleleri bile toplumda konuşsanız kaç kişi anlar doğrusu ben merak ediyorum. Ben çoğu zaman vurgu yaparım: “Türklerde din söz konusu olunca akan sular duruyor. Akıl kaybolup gidiyor.” Bunun nedeni bizim Kur’an’dan uzak oluşumuz. Kendi kültür köklerimizden uzak oluşumuz. Pek çok insanımızın kafasında belki Maturidi vardır ama siz onu tanımazsanız, hiçbir şey yapamazsınız. Şunu bir ilahiyatçı olarak açık yüreklilikle söyleyeyim: Tabii Hanefi-Maturidi ekolünden gelmiş biri olmamla da izah edilebilir. Ben mezhepler tarihçisiyim, az çok mezheplerin ne olduğunu bilirim. Şunu söylemeliyim ki eğer İmamıazam Ebu Hanife ve İmam Maturidi’nin görüşleri olmasaydı, İslam dini için medeniyet yürüyüşünden söz edilmezdi.” Çünkü medeniyet de İslam dini de bu kadar evrensel ölçüde yürüyemezdi.

Kısaca Maturidi ve Eşari anlayışın farkları hakkında bize neler söylersiniz?

Tabii Eşari-Maturidi kıyası çok ayrı bir konu ama bu konuda da bir şeyler söyleyeyim isterseniz. Maturidi insan aklını ve özgürlüğünü ön plana çıkartırken Eşari daha çok bizim “cebriye” dediğimiz mezhebe yakın bir duruş sergiler. Yani geleneğe vurgu yapar. Maturidi insan iradesini öne çıkarırken Eşari daha çok ilahi iradeyi öne çıkartır. Mesela “insanın fiilleri meselesi” tartışılırken baktığımızda Maturidi “Evet her şeyin yaratıcısı Cenabıhak’tır ama insan istediği için yaratmıştır.” derken Mutezile ise biraz daha ileri gider ve “İnsanın kendi fiillerinin de yaratıcısının insan olduğunu” söyler. Eşari bu konuda cebriyeye daha yakındır.

Maturidi anlayışın tarihimizdeki yeri nedir? Cumhuriyet bu anlayıştan ne kadar yararlandı?

Çok ilginçtir Osmanlı’nın ne zaman başı sıkışsa aklına Maturidi gelmiştir. Safevilerle savaşta, problemli yıllarda hep öne Maturidilik çıkarılmıştır. Cumhuriyet döneminde ise şunu söylemeliyiz ki Mustafa Kemal Maturidiliğin farkında. Onun danışmanlarından biri Yusuf Ziya Yörükan’dır. Yörükan Türkiye’de Maturidilikten söz eden ilk kimsedir. Dolayısıyla bu süreçte Atatürk döneminde Maturidiliğin çok önemli bir yeri var ama ne yazık ki bu daha sonra desteklenmemiş, arkası gelmemiştir. Türkiye diğer İslam ülkelerinden farklıysa biz bunu Cumhuriyet’e, demokrasiye ve laikliğe borçluyuz. Burada başlangıçta atılan adımlar bence çok önemliydi. Burada Kur’an’ın Türkçe tercümesi, hadislerin tercüme edilerek kazandırılması, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumunun kurulması önemliydi. Fakat bizim problemimiz ne oldu? Laikliği biz kendi kültür köklerimize inerek değerlendirmek yerine ithal bir laiklik anlayışı aldık. Daha çok Fransız tipi tepkisel bir laiklik Türkiye’de ön plana çıkmıştır. Bir süre sonra da toplum tarafından laiklik ile ilgili tartışmalar din karşıtlığı zemininde algılanmıştır. Oysa Batı dünyasındaki sekülerlikten çok daha önce İslam dünyasında amel-iman ayrımı tartışılmıştır. Mesela Mürce dediğimiz bir mezhep vardır. Bu amel-iman ayrımını kendi ilkelerinin özüne yerleştirmiştir. Mürce, “Büyük günah işleyen dinden çıkmış sayılmaz. Biz onun durumunu Allah’a bırakalım.” der. Amel, imanın bir parçası değildir. Bu düşünceler Maturidi’de diyanet-siyaset ayrımı, din-şeriat ayrımına kaymıştır. Batı standartlarının ötesinde bir laikliği biz sadece ve sadece Maturidi’nin düşüncelerinden ilerleyerek inşa edebiliriz. Bizim böyle bir şansımız var. Ama maalesef kendi kültür köklerimizin farkında değiliz.

Son olarak Türkçe ibadet tartışmaları hakkında neler söyleyebilirsiniz? Bu konuda son zamanlarda çok spekülasyonlar yapılıyor.

Türkçe ibadet, Türkçe ezan tartışmalarını içerden yapmak lazım. Mütedeyyin insanlar yapması lazım ki anlamlı olsun. Farklı Arapça dışında ibadet olup olmayacağı ile ilgili ilk tartışmayı İmamıazam Ebu Hanife’ye atfen bulabiliyoruz. Demek ki bunlar konuşulabilir. Türkiye’de meseleler içeriden değil de İslam’ı formatlamak isteyen insanların bu tür tartışmalar içerisine girdiklerini düşünüyoruz. Bu tartışmalar dinin içinden yapılmalıdır. Ezan, dünyanın her yerinde dinin sembolü hâline gelmiştir. Yani ezanın Türkçesi gibi bir ifade de doğru değildir. İnsanlar ezanın Arapça olduğunu söylemez. Bu artık Türk kültürünün önemli bir parçası hâline gelmiştir. Bu denli sembolik değeri yüksektir. Okunan makamlarıyla, alanda gelişen uygulamalarıyla evrensel bir semboldür. Bunun diliyle oynamak bana çok doğru gelmiyor. Bana sorarsanız Cumhuriyet döneminde yapılan yanlışların en başında bu ezanın dilinin değiştirilmesi gelir. Daha sonra orijinal hâline getirilmesi toplum tarafından sevinçle karşılanmıştır. Bir kimse birey olarak ya da Arapça bilip de “Ben kendim Türkçe tercüme ettim. İbadetimi Türkçe yapacağım.” diyorsa kimse ona kalkıp da bir şey diyemez. Ama hiç kimse de kalkıp da kamuya açık alanda bir camide ezan Türkçe okunsun da diyemez. Bu, dindeki bireyselliği de yok eder. Kendi kültür hassasiyetlerimizi de korumamız gerektiğini düşünüyorum.

Site içi arama

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim