Makele Arşivi

Hasan Onat Tarafından Kaleme Alınmış Yazılara Bu Bölümden Ulaşabilirsiniz.

Türkiye’de Cemaatler ve Kimlik

Türkiye’yi doğru anlayabilmek için Türkiye’deki dini hayatı, bunun için de cemaat meselesini doğru anlamak gerekmektedir. Türk toplumunun çok dilli ve çok dinli Osmanlı’dan devraldığı toplumsal yapının cemaat temelli olduğu söylenilebilir. Cumhuriyetle birlikte cemaatten cemiyete geçişi esas alan yeni bir toplumsal yapının hedeflendiği, inkılapların bu doğrultuda gerçekleştirildiği; insanlık tarihinde ender rastlanan baş döndürücü bir sosyo-kültürel değişimin esas amacının yeni bir toplum yaratmak olduğu bilinen bir husustur.

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın enkazı üzerinde inşa edilirken, üç kıtadan süzülerek Anadolu’ya sıkışan yaralı insanların onurlu bir şekilde dimdik ayakta durmalarını sağlayacak, Türk milletini yeniden özne konumuna taşıyacak muazzam işler yapılmıştır. Bu işler arasında 1925’de tekke ve zaviyelerin kapatılması, o zamanki koşullarda atılabilecek en ileri adımlardan birisi olmuştur.

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının hem mevcut toplumsal yapı ile, hem de toplumda yaygın olan cemaat temelli din anlayışı ile doğrudan ilgisi vardır. Ancak olup bitenleri gerek Atatürk’ün, gerekse devletin İslam karşıtlığı yaptığı şeklinde yorumlamaya kalkışmak, ne tarihi hakikatle, ne bilimle, ne de vicdanla bağdaşır. Burada dikkat çekilmesi gereken önemli bir husus vardır: Din adına, laiklik adına, Atatürk adına kendi kişisel görüş, tutum ve tavırlarını topluma egemen kılmak isteyenler, maalesef tarihi/ hakikatleri tahrif etmekten pek de rahatsızlık duymamışlardır. Türkiye’de bugün tartışmaların temelinde dinin mevcut olmasının en önemli sebeplerinden birisinin bu keyfi inşa faaliyetleri olduğunu belirtmekte fayda vardır. Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri’nden aktaracağımız şu ifadeler, bırakın din karşıtlığını, onun en önemli amaçlarından birisinin İslam’ın evrensel güzelliklerinin açığa çıkması, akılla, bilimle ve insanlığın ürettiği evrensel değerlerle barışık bir din anlayışının oluşturulmasını olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: “Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi (uygun olması) lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır”. 1923 yılında söylendiğini tespit ettiğimiz şu sözler üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gerekir: “Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinimize, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum”.

Devamını oku...

İnsanlığın Geleceği Açısından Sekülerleşme ve Din

Bu tebliğ, sekülerleşmenin geçmişini ve geleceğini sorgulamayı amaçlamaktadır. Bizim tespitlerimize göre sekülerleşme, insanlığın yaşadığı gelişme ve zihinsel açılım süreçlerine bağlı olarak ortaya çıkan bir sonuçtur. Adı sekülerleşme olmasa bile, omurgasını bilimin ve bilimsel zihniyetin oluşturduğu sekülerleşme doğrultusundaki açılımlar, insanlığın ortak tecrübesini bünyesinde barındıran, tarihsel akış içinde farklı tezahürleri olan oluşumlardır. Bu sebepten, “sekülarizm” kavramının kullanılması, her ne kadar anakronizm çağrıştırsa da, bu risk göze alınarak sekülerleşme ile ilgili süreçlerin tartışılması ve imkanlar nisbetinde aydınlatılması hedef alınmıştır.

Sekülarizmin her ne sebeple olursa olsun, meşrulaştırılması gibi bir kaygımızın olmadığının belirtilmesinde fayda vardır. Bu tebliğde esas aldığımız temel varsayım, başta bilim, laiklik ve demokrasi olmak üzere insanlığın bütününü ilgilendiren değerlerin bütün insanlığın tecrübesini ve katkısını bünyesinde barındırdığı tespitidir. Bu tür yüksek evrensel değerlerin herhangi bir topluma, ya da herhangi bir zaman kesitine ve makana hasredilmesi, hem bu değerlerin doğru anlaşılmasını, hem de bütün insanlığın yararına olacak şekilde geliştirilmesini engellemektedir.

İnsanlığın hayati önem taşıyan birtakım sorunlarla yüz yüze bulunduğu her türlü tartışmanın ötesindedir. İçinde yaşadığımız dünyayı bir gemiye benzetirsek, insanlar muhtelif sebeplerle, bilerek ya da bilmeyerek bu geminin dibini delmeye çalışmaktadırlar. Dünyanın yaşanılabilir bir yer olarak korunması gerektiği, pek az insanın aklının ucundan geçmektedir. Küresel ısınmayı, “dünyanın insanı üzerinden atma refleksi” olarak yorumlayanlar pek de haksız sayılmazlar. Bilinçsiz tüketim, çevre kirliliği, bırakın dünyayı, insanoğlunun ulaşabildiği her yeri bir tür çöplüğe çevirdiğini açıkça ortaya koymaktadır. Yörüngesinden çıkan uydular, başımıza bela olmaya başlamıştır.

Devamını oku...

Kimlik ve Kimlik-Teoloji İlişkisi Bağlamında Alevi-Bektaşi Kimlik Tartışmaları

Kimlik, en temelde insanın biricik, özgün, özgür, birtakım yaratıcı yetilerle donatılmış bir varlık olduğunun farkında olma hadisesidir. İnsan kendi varlığının farkındadır. Çevresinde olup bitenlerin farkındadır; onları anlamaya, anlamlandırmaya, açıklamaya ve kontrol etmeye çalışır. İnsan toplumsal bir varlıktır; hayatını toplum içinde sürdürürken, kimliğini de toplum içinde keşfeder ve inşa etmeye çalışır. Bu durum, kimliğin, özü itibariyle “insanın ne olduğu”, “nasıl tanındığı” soruları ile anlaşılabileceğini düşündürmektedir.

“Benim kimliğim seçtiğim, istediğim ya da rıza gösterdiğim şeylerden çok ne olduğum ve nasıl tanındığımdır. Seçme, isteme ve rıza gösterme yoğun benlikten doğarlar. Bu yoğunluk olmadan, bu edimler olmaz; bu edimlerin benim olduğu ancak bu yoğunluk sayesinde anlaşılır. Aynı şekilde, bizim kimliğimiz de olduğumuz şey ve yola çıktığımız temeldir”. (Connally, 1996, 92).

Devamını oku...

Hacı Bektaş Velî’nin Din Anlayışındaki Evrensel Boyut ve Bazı Düşünceler

İnsan, kendi varlığının farkında olan, kendini gerçekleştirmek -inşâ etmek- üzere bu dünyada bulunan, çevresini “dünya” haline getirerek kültür ve uygarlıklar yaratan bir varlıktır. Insan ile onun ürünü olan kültür arasında çift yönlü bir etkileşim vardır. İnsan kültürü yaratır; kültür de bir anlamda insanı... Her insan, tek bir varlıktır; birbirinin tıpa tıp aynısı olan iki insandan sözetmek mümkün değildir.

Bu durum, insanoğlunun birey ve toplum olarak ürettiği her şeyin, bütün düşünce ve fiillerin özgün olması sonucunu doğurmaktadır. Tarihte gerçekleşen her olay özgündür ve o dönem koşulları içinde ancak “anlaşılabilir”; doğal bir olgu gibi açıklanamaz.

“Anlama” ve “açıklama” kavramları, 19. asırda, teknolojik başarıların da etkisiyle hayatın, hatta varlık alanının bütününde egemenlik iddiasında olan “Positivistler”in, bilim adına sergiledikleri, Marksizm’le en ileri noktayı yakalayan determinizm ve fatalizm kokan tavırları karşısında, insanla ilgili gerçekliğin, yine insandan kalkarak “başka bilim”le “anlaşılması” gerektiğini ileri süren bazı filozoflar tarafından yeni bir metot arayışı sürecinde kullanılmışlardır. 19. asırda ve 20. asrın ilk yarısında, insanlık için yeni bir ufuk demek olan bu “başka bilim” ve yeni metodoloji arayışının, teknolojik gelişmelerin kamaştırdığı gözler tarafından yeterince farkedildiğini ve öneminin anlaşıldığını söyleyebilmek pek mümkün değildir. Ancak, bugün gelinen noktada, artık, “insanın dünyaya bakış açısının radikal olarak değişmesi” gerektiğini söyleyen etkili ve yetkili isimler vardır.

Devamını oku...

Site içi arama

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim