• 1
  • 2

Öne Çıkan Makaleler

Müslümanlar, on dört asrı aşan tarihlerinin belki de en zor döneminden geçmektedirler. Bunun adı, bir anlamda varlık-yokluk mücadelesidir. Ya bütün insanlığa ışık tutacak yeni bir din anlayışı ile yeni bir uygarlık yaratmayı başaracaklardır; ya da tarihin karanlıklarında kaybolmaya mahkum olacaklardır.

Mevcut din anlayışı, Müslümanların dünyayı bir bütün olarak algılamalarını, gelecekle ilgili evrensel ölçekli projeler yapmalarını güçleştirdiği gibi, aynı zamanda Müslümanlar arasındaki bölünme ve parçalanmayı da teşvik etmektedir.

Oysa küreselleşme, demokrasi, laiklik, hukukun üstünlüğü, insan hakları gibi evrensel değerlerin bütün dünyada ön plana çıkmasını sağlamış; bu doğrultuda sosyo-kültürel bütünleşme arayışlarını doruk noktasına taşımıştır. Gelişmiş ülkeler, kendi güvenlikleri açısından sağlam birliktelikler oluşturmaya başlamışlardır. AB bunun en çarpıcı örneklerinden birisidir. Bir buçuk milyara yaklaşan Müslümanların yaşadıkları yerlere baktığımızda ise, tam tersini görmekteyiz. İslam dünyası, kelimenin tam anlamıyla param parçadır. Birbirleri ile gerçekten dost olan Müslüman ülke bulmak, neredeyse imkansız gibidir. Daha da ötesi, aynı bayrak altında, aynı topraklarda yaşayan Müslümanların bile birbirleri ile ilgili ciddi sorunları vardır. Biz, Müslümanların yaşadıkları sorunların önemli bir kısmının din anlayışları ile doğrudan ilgili olduğunu düşünmekteyiz.

Din, yapısı gereği, insanın olay ve olguları anlamasını ve anlamlandırmasını doğrudan etkilemektedir. Buna dinin bir tür paradigma işlevi görmesi demek de mümkündür. Din anlayışı sağlıklı olmadığı zaman, bunun olumsuz etkilerini hayatın bütün alanlarında görebiliriz. Müslümanların din anlayışlarının pek de sağlıklı olmadığının en açık kanıtı, mevcut halimizdir. Müslümanlar, sanki “uzlaşabildikleri tek şeyin uzlaşamayacakları” olduğunu kanıtlamak istercesine, hem sosyolojik açıdan, hem de din anlayışları açısından gittikçe birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar. Mezhep, tarikat, cemaat adı altında, bölünme-parçalanma hızla artarken, ortak payda da önemsenmez hale gelmektedir. Her grup kendi tuttuğu yoldan memnun göründüğü gibi, İslam’ı sadece kendisinin temsil ettiği kanaatindedir. Her zümre sadece kendisinin “fırkayı Naciye” (kurtuluşa ermiş fırka) olduğunu ileri sürmektedir. Müslümanlar, bütün enerjilerini birbirleri ile uğraşarak tüketmektedirler. Öyle zannediyoruz ki, İslam ortak paydasının işlevsiz kalması, ortak amaçların olmayışı, herkesin kendi derdiyle uğraşmak zorunda olması, bireysel ve toplumsal planda işbirliği, güç birliği ruhunun ön plana çıkarılamayışının en başta gelen sebeplerinden olmalıdır. Buna, gelişmiş ülkelerin Müslümanları kendi çıkarları doğrultusunda biçimlendirmek istemeleri gerçeğinin de ilave edilmesi gerekmektedir. Ancak, sorunun özünün Müslümanların kendileriyle ilgili olduğu, hiçbir zaman göz ardı edilemeyecek/ edilmemesi gerekli olan bir durumdur.

Müslümanların düşünce evreninde tek bir İslam yoktur. Aslında, bu yadırganacak bir durum değildir; insan gerçeği, tek bir İslam’ın olmasını engellemektedir. Önemli olan, tek bir İslam olması değil; İslam ortak paydasının olup olmaması ve bu ortak paydanın ne ölçüde etkin olduğudur. Kur’an, kendisini Müslüman hisseden insanların iman noktasında ortak payda sahibi olmalarını bir tür zorunluluk olarak görmektedir. Bir insanın Müslüman olması demek, Kur’an’da belirtilen temel iman esaslarına (Allah, Ahiret, Nübüvvet) inanması demektir. İman ortak paydası, ortak düşünce ve davranışların kökenini oluşturur.Nitekim Hz. Muhammed’in sağlığında, bir insanın Müslüman olup olmadığı konusunda tek belirleyici bu iman ortak paydası idi. O zaman diliminde de Müslümanların ciddi sorunları vardı. Ancak bu sorunlar din gibi algılanmıyordu!?Hz. Peygamber’in sağlığında ne mezhep, ne de tarikat vardı....

Hz. Muhammed’in vefatını müteakip Müslümanlar arasında ilk ciddi görüş ayrılıkları, siyasal egemenlik konusunda baş gösterdi. Hz. Peygamber’in vefat haberi duyulur duyulmaz, henüz onun naşı ortada iken, Medineli Müslümanların kendi içlerinden bir kimseyi halife yapmak için harekete geçtiklerini görmekteyiz. Ebu Bekir ve Ömer, Ensar’ın Sakifetu Beni Saide’de toplandığını haber alır almaz, hemen oraya giderler. Uzun tartışmalardan sonra, Ebu Bekir’in halifeliği konusunda ittifak sağlanır. Ancak, bu tartışmalar yapılırken, Ali b. Ebi Talip ve Haşimoğulları Hz. Peygamber’in techiz ve tekfin işleri ile meşgul olduklarından, bu tartışmaların dışında kalırlar. İlginç olan nokta, tartışmalar esnasında Ali b.Ebi Talib’in imametinin-hilafetinin gündeme getirilmemiş olmasıdır. Hz. Ebu Bekir’in hilafet makamına getirilmesi, bir anlamda, o zamanki kabileler arası denge politikasının zorunlu sonucu gibi görünmektedir.

İslam öncesi dönemde Arap toplumu üzerinde etkin olan iki büyük kabile vardır: Haşimoğulları ve Ümeyyeoğulları. Ümeyyeoğulları, ya da bilinen adıyla Emeviler, Mekke’nin fethine kadar Müslüman olmamakla kalmamışlar; İslam’a karşı yürütülen putperest mücadelenin de liderliğini üstlenmişlerdir. Müslümanlar, Emevilere, “kılıç zoruyla Müslüman olan” kimseler gözüyle bakmışlardır. Bu sebepten, Hz. Peygamber’in vefatından sonra onların, doğrudan herhangi bir hilafet iddiaları olmamıştır. Haşimoğulları ise, bilindiği gibi Hz. Muhammed’in içinden çıktığı kabiledir. Müslümanların çoğunluğu, hilafetin Haşimoğullarına verilmesini istememişlerdir. Nitekim, Sakifetu Beni Saide’deki toplantıda Haşimoğullarını temsil eden hiç kimse yoktur. Ebu Bekir, Kureyş’ten olmasına rağmen, Kureyş’in önde gelen kollarından birisine mensup değildir. Bu durum, onun halife olmasında, liyakatının yanında etkili olan sebeplerin başında gelmektedir.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkan hilafet/ imamet tartışmaları, belki de sosyo-politik yapıyı derinden etkilediği, toplumda derin izler bıraktığı için, Müslümanların ondört asırlık tarihleri boyunca devam etmiştir. Bugün bile, değişik ortamlarda Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in işbirliği yaparak hilafeti Hz. Ali’nin elinden aldığı, hilafetin/imametin aslında Hz. Ali’nin hakkı olduğu şeklinde tartışmalar yapılmaktadır. Dört halife döneminde sonra yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlayan bütün mezheplerin, peygamber sonrası dönemle ilgili farklı telakkileri mevcuttur. Şia, Ebu Bekir, Ömer ve Osman dönemlerine, Ali’nin hakkının yendiği dönemler olarak bakar. Hariciler, sadece Ebu Bekir ve Ömer dönemlerini ideal dönemler olarak görür. Osman ve Ali dönemlerinin İslam’dan kopuş yılları olduğunu iddia eder. Ehl-i Sünnet ise, Dört Halife Dönemi’nin uygulamalarını, biraz da idealize ederek/ kutsallaştırarak farklı bir tarih inşa eder. Öyle zannediyoruz ki, Müslümanların bugünkü zihinsel parçalanmışlıklarının arka planında, bu, gerçeklerle örtüşmeyen tarih telakkisinin ve tarih bilinci yoksunluğunun büyük etkisi olmalıdır. Çünkü, tarih bilinci ancak, doğru tarihsel bilgi ile gerçekleşir. Müslümanların İslam’ın erken dönemi hakkındaki bilgileri, o zaman diliminin gerçeklerini yansıtan doğru bilgi olmaktan çok, Müslümanların duygularına hitap eden, sonradan üretilen bilgilere dayanmaktadır. Bir başka ifadeyde, gerek Sünni tarih telakkisi, gerekse Şii tarih telakkisi, sonradan yapılan inşalara dayanmaktadır; merkezinde erken dönemin idealizasyonu vardır. Sünni anlayış biçimi Hz. Muhammed’in ve Dört Halife’nin yaşadığı dönemi, Şii anlayış biçimi de Hz. Muhammed’in ve On iki İmamlar’ın dönemini kutsallaştırmıştır. Bu sebepten de, o dönemde olup bitenlerin doğru anlaşılması, doğru değerlendirilmesi, adeta imkansız hale gelmiştir. Sonuçta Müslümanların geleceklerini ya geçmiş ve gelenek, ya da Müslümanların dışındaki birtakım güçler belirlemeye başlamıştır.

Ebu Bekir ve Ömer dönemleri, Müslümanların peygambersiz hayata intibak etme çabaları ile geçer. Bu zaman diliminde, itikat noktasında herhangi bir farklılaşmadan söz etmek mümkün değildir. Hz. Ömer’in vefatından sonra kimin halife olacağını belirlemek amacıyla oluşan heyette, Ali b. Ebi Talib ile Osman b. Affan’ın karşı karşıya kalmaları, tarihi Emevi-Haşimi çekişmesini yeniden diriltmiş, kabilecilik/asabiyet yeniden hortlamıştır. Daha kararlar açıklanmadan, Müslümanlar arasından bazı kimseler, “Biz, Ali halife olursa ona itaat etmeyiz”, bazıları da “Biz, Osman halife olursa ona itaat etmeyiz” demeye başlamışlardır. Sonuçta Osman’ın halife olması, başta Haşimoğulları olmak üzere, toplumun önemli bir kesiminde hoşnutsuzluk yaratmıştır. Osman, ilk altı yıldan sonra, Medine’deki siyasi tabanını kaybetmiştir. Müslümanlar arasında ciddi karışıklıklar çıkmış ve sonuçta Osman’ın ölümüne kadar uzanan bir kargaşa dönemine girilmiştir. Medineli Müslümanların, Osman’ın aleyhine, taşraya “cihata çıkmak istiyorsanız, bunun yeri bugün Medinedir” şeklinde mesajlar içeren mektuplar yazdıkları şeklinde bilgiler mevcuttur. En azından, Medinelilerin Hz. Osman’ı desteklemedikleri açıkça bilinmektedir.

Osman’ın öldürülmesi Müslümanları siyasi açıdan dört gruba bölmüştür. Müslümanların çoğunluğu meşru halife olarak Ali’nin etrafında yer almışlardır. Bir grup Müslüman (Talha, Zübeyr, Aişe’nin etrafında toplananlar), Osman’ın kanını talep için Ali’ye karşı çıkmışlardır. Bazı Müslümanlar da, “Biz kimin haklı olduğunu bilemeyiz’ diyerek tarafsız kalmayı tercih etmişlerdir. Ayrıca, Şam’da bulunan Muaviye de kendi taraftarları ile gelişmeleri takip etmeye başlamıştır.

Ali b. Ebi Talib, Müslümanların birlik beraberliklerini temin edebilmek için gayret sarf etmesine rağmen, bunu başaramamıştır. Cemel Savaşı, Müslümanlar arasındaki siyasi görüş ayrılıklarının kemikleşmesinde etkili olan olayların başında gelmektedir. Daha sonra Muaviye ile yapılan Sıffin savaşı, görüş ayrılıklarının siyasal zeminden din zeminine doğru kaymakta olduğunu göstermiştir. Nitekim savaş esnasında Ali’nin saflarında yer alanların içinde çıkan bir grup, önce biz Kur’an’a kılıç çekmeyiz diyerek Ali’yi Muaviye ile anlaşma yapmaya zorlamış; sonra da “la hukme illa lillah” (Allah’tan başka hüküm verecek yoktur) diyerek Ali’nin savaşın sonunun hakemlere havale edilmesini kabul etmekle küfre düştüğünü iddia etmişlerdir. Bu grup, daha sonra Müslümanların tarihine Hariciler olarak geçecektir.

Haricilerle birlikte, Müslümanlar arasında “tekfir” mekanizması toplumsal planda fiilen işlemeye başlamıştır. Elbette Haricilerden önce de, çeşitli sebeplerle birbirlerini tekfir eden insanlar vardı. Bu tür tavırlar, bireysel tepkiyi yansıtmaktan öte geçmemekteydi. İlk defa Haricilerle birlikte, kendilerinden olmayanları İslam’ın dışında gören kitlesel bir tekfir süreci tarih sahnesine çıkmış olmaktadır.

Haricilik, Müslümanlar arasında, itikat açısından kendilerini farklı gören, sadece kendilerinin “fırkayı Naciye” (kurtuluşa eren fırka) olduğunu iddia eden ilk fırkadır. Daha sonra, ortaya çıkan bütün mezhepler, bir şekilde –açık veya gizli- sadece kendilerinin “Hz. Peygamber’in müjdelediği kurtuluşa eren fırka” oluklarını iddia ettiklerini görmekteyiz. Hariciler gibi Şia da, Ehl-i Sünnet de, Mu’tezile de kendisinin kurtuluşa eren fırka olduğunu iddia etmiştir. Daha da ötesi, birtakım tarikat grupları veya bazı dini cemaatler bile kendilerinin kurtuluşa eren fırka olduğu iddiasından geri durmamışlardır.Oysa İslam’da kurtuluş bireyseldir. Bir gruba, bir mezhebe, bir cemaate mensup olmak, cenneti garantilemek anlamına gelmez. Cennete, hak eden her insan gider. Ayrıca bir insanın Müslüman olabilmesi için herhangi bir mezhebe, cemaate, tarikata bağlı olması da gerekmez. Kur’an’da belirtilen temel iman esaslarına inanan her insan, kim olursa olsun, hangi mezhebe, meşrebe bağlı bulunursa bulunsun, Müslümandır ve İslam dairesi içindedir.

Müslümanlar, tarih boyunca bu tekfir mekanizmasının işlemesinden çok çekmişler; adeta bütün enerjilerini birbirleri ile uğraşarak tüketmişlerdir. Ancak, bugün gelinen noktada, artık birbirlerini doğru anlamak, doğru değerlendirmek, hatta ciddi olarak işbirliği güç birliği yapmak, bir tür zorunluluk haline gelmiştir. Çünkü, küreselleşme Müslümanları var olmak veya yok olmak konusunda bir yol ayrımına getirmiş bırakmıştır. Eğer Müslümanların geleceğini hala geçmiş belirleyecekse, bunun anlamı, Müslümanların geleceğinin olmamasıdır. Hz. Ali’nin, Hz. Ebu Bekir’in, Hz. Ömer’in ve Hz. Osman’ın yaptıkları, hataları ve sevapları ile, doğru ve yanlışları ile tarihte kalmıştır. Biz, onları doğru anlamak zorundayız. Ancak, onların yanlışlarının, hatalarının bedelini ödemek zorunda değiliz.

Müslümanların kendi geleceklerini belirleme konusunda irade sahibi olabilmeleri için, öncelikle, kendilerini geçmişin ipoteğinden kurtarmaları gerekmektedir. Bu geçmişi inkar etmek, yok farz etmek demek değildir. Bu geçmişi kutsallaştırmaktan vazgeçmek demektir. Bu tarih bilincine sahip olmak demektir. Bugün Müslümanların gündemini meşgul eden sorunların önemli bir kısmı geçmişten gelmekte; gerçeklerle örtüşmeyen bir tarih telakkisi yaygın olduğu için de bir türlü çözüme kavuşturulamamaktadır. Bunun en açık örneği, Pakistan’da yaşanan Sünni-Şii çatışmalarıdır. Her gün pek çok masum insan, yok yere hayatını kaybetmektedir. Hala Müslümanların yüzde onunu oluşturan Şiileri İslam’ın dışında gören, Şiiliğin hak mezhep olmadığına inanan Müslümanlar vardır. Sünni çevrelerde yaygın olan “Dört hak mezhep vardır: Şafiilik, Malikilik. Hanbelilik ve Hanefilik” şeklindeki anlayış biçimi, hem tarihsel açıdan, hem de İslam açısından yanlıştır. Adı geçen mezhepler, yüzlerce fıkıh ekolünden yaşama şansı bulanlardır. Üstelik Sünnilik, sadece fıkhi mezheplerden ibaret bir anlayış biçimi de değildir. Sünniliğin içinde Maturidilik ve Eş’arilik gibi iki önemli damar vardır.

Müslümanlar, artık mezheplerin insan ürünü olduğunu anlamak; hiçbir mezhebin İslam’la özdeşleştirilemeyeceği gerçeğini görmek zorundadırlar. Bunun adı, “mezhepler üstü düşünmek”tir. Madem ki, Hz. Muhammed’in sağlığında mezhep ve tarikat yoktur; madem ki, mezhepler adı ne olursa olsun İslam’la özdeşleştirilemezler, öyleyse Müslümanların mezhep taassubu ile birbirlerini tekfir etmelerinin hiçbir anlamı yoktur. Kur’an, Müslümanları birlik-beraberlik içinde olmaya çağırmaktadır. Hz. Muhammed, Müslümanların kardeş olduklarını defalarca anlatmaya çalışmış; onları bir vücudun organlarına benzetmiştir.

Tarihte, Müslümanların bölünmüşlüğünden, parçalanmışlığından rahatsız olan, onları birlik beraberliğe çağıran pek çok insan olmuştur. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisi, İran’da Nadir Şah zamanında gerçekleşmiştir.

Nadir Şah zamanında ortaya çıkan “Sünni-Şii” ittifak arayışlarını doğru anlayabilmek için, İran’ın şiileşme sürecine kısaca göz atmakta fayda vardır.

Bugün İran diye bilinen Hazar Denizi’nin güneyi ile Basra körfezi arasında kalan geniş topraklar, Hz. Ömer zamanında İslam’la tanışmıştır. Dönemin devlet geleneğine sahip güçlü devletlerinden olan Sasaniler, Halife Ömer zamanında Müslüman Araplarla yaptıkları savaşları kaybetmişler ve Sasani devleti tarih sahnesinden silinmiştir. Ancak, Sasani kültür ve uygarlığının, yer yer İslami renklere bürünerek varlığını sürdürdüğüne şahit olmaktayız. Güçlü kültür ve uygarlıklar, müntesipleri yaratıcı yeteneklerini yitirdiği zaman etkinliğini kaybetseler de, başka isimler, başka şekiller altında bir şekilde varlığını sürdürmeyi başarırlar. Kültür ve uygarlıklar, devletlerden de, toplumlardan da daha uzun ömürlüdürler.

Başlangıçta Arapların yörenin ileri gelenleri ile işbirliği yapmaları, bölgede Müslümanlara karşı direnişi büyük ölçüde kırmıştır. Ancak, gerek Emevilerin sonunu hazırlayan gelişmelerin Horasan-Maveraünnehir kaynaklı olması, gerekse Abbasi devlet geleneği içinde Sasani kökenli öğelerin kısa sürede belirgin hale gelmesi dikkat çekicidir. Bölgede, eski kültlerin diri kalmayı başardıklarını görmekteyiz. Nitekim Abbasilerin ilk yıllarında ortaya çıkan Ebu Müslimiyye, Mukannaiyye, Babekiyye gibi hareketler, eski kültlerden beslenmişlerdir. Batıni nitelik taşıyan “gulat” oluşumların bugün İran olarak bilinen bölgede kolayca yeşerme imkanı bulmaları tesadüfi olmamalıdır.

Abbasiler etkinliğini kaybetmeye başlayınca bölgede önce Tahiriler, Samaniler, Büveyhiler gibi küçük yerel hanedanlıklar ortaya çıktı; daha sonra Selçuklu ve Moğol yönetimleri bölgede egemen oldular. Selçuklular döneminde İran, Kum, Meşhed, Taberistan gibi bölgelerdeki lokal bazı Şii oluşumlara rağmen, ağırlıklı olarak Sünniliğin merkezi konumundaydı. İran, Safeviler döneminde Şiileştirilmiştir.

Başlangıçta Sünni görüşlerin ağır bastığı Erdebil Tekkesi, Şeyh Cüneyd’le birlikte, belirgin bir şekilde yönünü Şiiliğe çevirmiştir. Şah İsmail’in babası olan Şeyh Haydar, müridlerine 12 dilimli kızıl taç giydirerek, onları, Şiiliğin en önemli sembollerinden birisi olan Oniki İmam motifi ile tanıştırmıştır. Şiiliğin resmi mezhep haline getirilmesi ve Cebel Amul bölgesinden getirilen Arap kökenli Şii ulema sayesinde, Şiiliğin devlet zoru ile kitlelere benimsetilmeye çalışılması ise Şah İsmail ve ondan sonraki Şahlar döneminde olmuştur. Böylece Şiilik, hem Safevilerin resmi mezhebi haline gelmiş; hem de kalıcı bir şekilde kendini üretme ve kökleşme imkanına kavuşmuştur. Ancak, Şiiliğin zorla benimsetilmesi, karşı çıkanların ölmek ya da bölgeyi terk etmek durumunda kalmaları, Şii olanlarla Şii olmayanlar arasında su sızdırmaz duvarların örülmesine sebep olmuştur. İşte Nadir Şah’ın “Şiiliği beşinci mezhep” olarak tanıttırma çabaları, ya da genel anlamda bir “uzlaşma” arayışları, ortaya çıkan katı kamplaşmanın toplumsal hayatı ciddi olarak tehdit etmeye başlamasıyla ilgilidir. İnsanlar birbirlerini tekfir etmeye başladıkları zaman, aynı ortamda insanca yaşayabilmenin ortak paydası kendiliğinden kaybolmuş olur. Bir başka ifade ile tekfir, zihinsel ve davranışsal planda uzlaşma zemininin yok olması demektir.

XVIII. asrın başlarında Safevi Devleti ciddi sarsıntılar geçiriyordu. Afganlı güçler önce bir isyanla Kandahar’ı ele geçirmişler; daha sonra da Kirman’ı ve Isfahan’ı almışlardı. Bu ortamda Şah Tahmasb, Horasandaki Türkmen aşiret reislerinden olan Fetih Ali Han’dan yardım istemişti. İşte, daha sonra Tahmasb Kulu ünvanını alacak olan Nadir Şah, yardıma gelen Afşarların başında bulunuyordu. 1731 yılında Nadir Şah, Şah Tahmasb’ın yerine onun kardeşi olan çocuk yaştaki Abbas’ı getirerek devletin idaresini bütünüyle ele geçirdi ve daha sonra da kendi şahlığını ilan etti. (1736)

Nadir Şah, 1736’da Osmanlı devletine elçi göndererek barış yapılmasını ister. Mevcut koşullar her iki devleti de barışa zorlamaktadır. Osmanlılar tarafından sulh murahhası Genç Ali Paşa ile İran murahhası Mirza Muhammed, müzakerelere başladılar. Sınırlar konusunda, esirlerin serbest bırakılması konusunda uzlaşma sağlanabilmiş olmasına rağmen, Mirza Muhammed’in üzerinde ısrarla durduğu “Caferiliğin beşinci mezhep olarak kabulü” konusunda Osmanlı tarafı uzlaşmaya yanaşmamıştır. Bu doğrultuda, tekrar heyetler gidip gelmiştir. Ulemadan bazı kimselerin de katıldıkları uzun müzakereler yapılmıştır. Sonuçta, Caferi mezhebinin kabulu ve Kabe’de Caferiler için bir rükün tahsis edilmesi konuları üzerinde anlaşma sağlanamadan Nadir Şah Hind seferine çıkmış, Osmanlılar da Ruslarla savaşmak durumunda kalmışlardır.

Dört yıl süren Hind seferinden dönen Nadir Şah, Hacı Han isminde bir elçi göndererek, daha önce çözüme kavuşturulmamış olan, Caferiliğin kabulü ve Kabe’de bu mezheb için bir rükn tahsisi meselesini yeniden gündeme getirmiştir. Osmanlı Devleti, bu iki özel teklifi kabule yine yanaşmamıştır. Daha sonra Nadir Şah Kerkük’ü işgal etmiş; Musul ve Kars’ı muhasara etmiş; 1745’de Revan Savaşı olmuştur. 1746’da tekrar barış arayışları gündeme gelmiş; Nadir Şah’ın Caferi mezhebinin tanınması talebinden vazgeçtiği dile getirilmiş ve barış anlaşması yapılmıştır.

İşte bu barış sürecinde, Nadir Şah’ın talebi üzerine, Bağdat valisi Vezir Ahmet Paşa, Şii ulema ile Sünni-Şii görüş ayrılıklarını görüşmek, tartışmalar yapmak amacıyla es-Suveydi’yi görevlendirir. Ebu’l-Berekat es-Suveydi diye meşhur olan Abdullah Efendi b. Hüseyin es-Suveydi, Osmanlılar döneminde Irak’ta yetişen alimlerdendir. 1174/ 1761 yılında vefat ettiği bilinmektedir. Es-Suveydi, katılmış olduğu tartışmaları en-Nefhatu’l-Miskiyye fi’r-Rıhleti’l-Mekkiyye ismiyle kaleme aldığı eserinde genişçe anlatmıştır. Eserin Sünni-Şii ittifak arayışları ile ilgili kısmı el-Hucecu’l-Katiyye li’t-Tifakı’l-Fırakı’l-İslamiyye adıyla, 1323 yılında Mısır’da basılmıştır.

Es-Suveydi’in, risalenin giriş kısmında yazdıklarından, onun Şiileri, kendi görüşlerinin batıl, Ehl-i Sünnet’in görüşlerinin hak olduğu doğrultusunda ikna etmek amacıyla yola çıktığı anlaşılmaktadır. Böyle olmasına rağmen, bizim açımızdan ilginç olan husus, bu konunun o zamanki savaş atmosferinde tartışılabilmiş olmasıdır. Her ne kadar, Nadir Şah’ın, kendi şahlığını ilan ettikten hemen sonra Osmanlılardan “Caferiliğin beşinci mezhep olarak kabulü” ve “Kabe’de Caferiler için bir rükn” tahsis edilmesi talebi, “Şiiliğe meşruiyet kazandırma” arayışının bir göstergesi olsa da, aynı zamanda, Müslümanların kanlarının mezhep taassubu sebebiyle dökülmemesi gerektiği şeklinde bir arzuyu da içinde barındırmaktadır diye düşünüyoruz. Nitekim, Osmanlı vezirlerinden Koca Ragıp Paşa da, yok yere Müslüman kanı dökülmemesi için, Caferiliğin beşinci mezhep olarak kabul edilebileceği doğrultusunda görüş beyan etmekten çekinmemiştir.

Es-Suveydi’nin naklettiğine göre, Nadir Şah, tartışmanın maksadını şöyle açıklar: “Ülkemde iki fırka var: Türkistan ve Afganlılar, İranlılara ‘siz kafirsiniz’ diyorlar. Küfür çok çirkin bir şeydir. Ülkemde insanların birbirlerini tekfir etmeleri doğru değil. Şimdi sen benim vekilimsin. Tekfir ithamlarını ortadan kaldıracak ve üçüncü fırkanın yapmaları gereken hususları tespit edeceksin” (11). Bu ifadeler, Nadir Şah’ın öncelikle kendi ülkesinde yaşayan Şii ve Sünni Müslümanların birbirlerini tekfir etmelerinden duymuş olduğu rahatsızlığı göstermektedir.

Es-Suveydi, tartışılan ilk konunun “Hz. Muhammed’in vefatından sonra Hz. Ali’nin gerçek halife” olduğunu belirtir. Kendi ifadelerine göre, bu konudaki Şia’nın delillerini çürütmüştür. Daha sonra, “sahabeye sebb” meselesi tartışılır ve konu ile ilgili diğer hususlar ele alınır. Uzun tartışmalardan sonra, küfürle ithama yol açan görüşlerin ortadan kaldırılmasına karar verilir. Yazarın söylediklerinin ne kadar gerçeği yansıttığı araştırmaya muhtaç bir konudur.

Es-Suveydi’nin bu risalesinin Sünni-Şii İttifak arayışları açısından özel bir değeri vardır. Şöyle ki, niçin sağlıklı, kalıcı bir uzlaşma gerçekleştirilemediğini, satır aralarında bulmak mümkündür. Suveydi, kendi ifadesiyle, uzlaşma aramak, ortak payda bulmak amacıyla değil, Şiileri Sünnileştirmek amacıyla yola çıkmış ve bütün mesaisini buna harcamıştır. Oysa, sağlıklı bir uzlaşmanın sağlanabilmesi için, öncelikle, adı ne olursa olsun, bütün mezheplerin insan olduğu gerçeğinden hareket edilmesi gerekmektedir. Çünkü, Hz. Muhammed’in sağlığında herhangi bir mezhep yoktu. Bir insanın Müslüman olması için herhangi bir mezhebe bağlı olması gerekmez.

Şiilik, Sünnilik, Haricilik, Mu’tezile gibi büyük mezhepler ve bunların yüzlerce fırkası, Hz. Muhammed’in vefatından sonra teşekkül etmiş olup, her mezhep, daha sonra, kendisinin en sahih mezhep olduğunu kanıtlayabilmek için delil bulma ve kendisine göre bir tarih inşa etme yoluna gitmiştir. Bu sebepten, Müslümanların ne tarih bilinçleri sağlıklıdır; ne de tarih telakkileri bütünüyle gerçeklerle örtüşür. Oysa, Kur’an’ın üçte ikisinin kıssalardan oluşması, tarihin ve tarih bilincinin insan açısından ne denli önemli olduğunun bir göstergesi olarak anlaşılabilir. Doğru tarih bilinci, sağlıklı bir gelecek kurulabilmesinin olmazsa olmaz koşuludur. Müslümanlar arasındaki tekfire yol açan konulara bakacak olursak, bunların, İslam dininden değil, çarpık tarih anlayışından kaynaklandığını açıkça görebiliriz.

Bu dönemdeki ittifak arayışlarında, ısrarla “Şia/Caferiyye’nin beşinci mezhep” olarak kabul edilmesinin istenmesi, kanaatımızca, büyük ölçüde, Osmanlı Devleti’nin gücü ile ilgili bir husus olmalıdır. Bu konudaki karşılıklı ifadeler, Osmanlıların ve İranlıların hem Sünniliğe, hem Şiiliğe bakış açılarının pek de sağlıklı olmadığını göstermektedir. Osmanlılar açısından bakıldığında, Sünnilik, bir anlamda İslam’la özdeş gibi algılanmakta, Nadir Şah’ın ve elçilerinin ifadelerinden de, Şia’nın beşinci mezhep olarak kabul edilerek bu Sünnilik şemsiyesi altına sokulmak istendiği anlaşılmaktadır. Bu bakış açısı ile sağlıklı bir uzlaşma zemini yakalayabilmek elbette zor olacaktır.

Mezhepler arasında uzlaşma zemini bulabilmek için, insan ürünü olan bütün mezheplerin, öncelikle var oldukları gerçeğinin kabul edilmesi gerekmektedir. Adı ne olursa olsun, herhangi bir mezhebi, bir şekilde yok etmeyi hedefleyen bir anlayışla uzlaşma sağlanamaz. Aslında, sorunun temelinde, mezheplerin din gibi algılanması, İslam dini ile özdeş hale getirilmesi yatmaktadır. Durum böyle olunca, her mezhep sadece kendi görüşünün doğru olduğunu düşünmekte, uzlaşmayı, “ortak payda”da değil, kendi görüşlerinde aramaktadır. Sadece kendi mezhebinin hak/fırkayı naciye olduğuna inanan insanların, diğer Müslümanlarla uzlaşmaya ihtiyaç hissetmemeleri, bu anlayış biçiminin doğal sonucudur. Çünkü, uzlaşmanın zeminini ortadan kaldıran bir “ben ve öteki” mantığı oluşmakta, kendi mezhebinin dışındaki mezheplerin varlığına tahammül zorlaşmaktadır. Mezheplerin din olmadığının, insan ürünü olduğu gerçeğinin doğru anlaşılması, farklılıkların zenginlik olarak anlaşılmasının kapılarını aralayacaktır. Her mezhebin, hak, batıl, doğru, yanlış, yararlı, zararlı görüşleri mutlaka vardır. Her mezhep, İslam düşüncesinin umumi inkişafına katkısı bakımından değerlendirmeye tabii tutulmalıdır.

Öte yandan, İslam dini, iman ve kurtuluş noktasında bireyi esas alan bir dindir. Bir başka ifadeyle, bir insan, ancak kendi hür iradesiyle inanır ve hakettiği taktirde cennete gider. Herhangi bir mezhebe, tarikata mensup olmak, ne imanın, ne de cennetin garantisidir. Bu sebepten, mezheplerin hak ya da batıl olduklarından çok, bireyin inancının ve düşüncelerinin hak ya da batıl olduğundan söz etmek gerekir.

Mevcut koşullarda, Müslümanların bir bütün halinde din anlayışlarını yeniden gözden geçirmeleri bir zorunluluk haline gelmiştir. Çünkü, Müslümanların İslam anlayışları bile, “ılımlı İslam”, “Avrupa İslam’ı” gibi, birtakım başlıklar altında, Batı’nın çıkarlarına hizmet edecek şekilde biçimlendirilmek istenmektedir. Avrupa, Müslümanların yaşadıkları yerleri sömürge haline getirirken, “uygarlık” götürdüğünden söz ediyordu. Bugün Amerika da, “küresel terörle” mücadele ettiğini, terörün kaynağını kurutmak istediğini söylüyor ve gittiği yere “demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü” gibi değerleri götürmek istediğini iddia ediyor. Batı’nın projeleri, herhangi bir mezhebe, ya da herhangi bir ülkeye değil; bütün Müslümanlara yönelik. Küreselleşme, evrensel boyut taşımayan değerlere yaşama şansı bırakmamaktadır. Küreselleşme, Müslümanları, İslam ortak paydasında birleşerek, farklılıkları zenginlik olarak algılamaya çağırmaktadır. Müslümanların birbirleri ile uğraşarak kaybedecekleri zamanları yoktur. “Hepiniz birden Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah doğru yola erişesiniz diye size böylece ayetlerini açıklar” (3 Al-i İmran, 103).

Günümüz koşullarında ayakta kalabilmenin tek yolu, bilginin gücünü damarlarında hissetmek, bilginin ışığında üretmek; İslam’ın insan fıtratına uygun birleştirici gücünü, işbirliği, güç birliği yapabilmek için etkin kılmaktır. Bunun adı, yeni bir uygarlık yaratmaktır. Müslümanların tek çıkış yolu, insanlığın karşısına yeni bir uygarlık teziyle çıkmak; yeni bir uygarlığın gereklerini yerine getirmektir. Müslümanların ufkunu karartan son üç asır, maalesef, olumsuz düşüncenin iliklerimize işlemesine yol açmıştır. Olumsuz düşünmeyi, karamsarlığı yaşam biçimi haline getiren insanların olumlu iş yapmaları tesadüflere bağladır. Çünkü olumsuz düşünce hayat enerjisini yok ettiği gibi, insanın olay ve olguları doğru anlamasını, doğru değerlendirmesini de engellemektedir. Üretemeyen insanlar, laf üreterek, birbirleri ile uğraşarak enerjilerini tüketirler. Müslümanlar, Kur’an’ın ruhunu yeniden keşfederek, Allah’ın insana bahşettiği yaratıcı yeteneklerini etkin kılmaya başladıkları zaman, birbirleri ile işbirliği, güç birliği yapmanın, İslam’ın getirdiği bir sorumluluk olduğunu daha iyi anlayacaklardır. Bütün insanlığın yeni bir uygarlığa ihtiyacı vardır. Daha önce uygarlık yaratan Müslümanların yenisini yaratmaları hiç de zor değildir. Ancak, geçmişi kutsallaştırarak, çözümü geçmişte aramayı dinin emri gibi algılayan insanların geleceğini, geçmişin belirlediği unutulmamalıdır. Yeni bir uygarlık, yeni bir İslam anlayışı ile yaratılabilir. Bunun için de, Müslümanların tarihsel akış içinde ürettikleri her şeyin eleştiri süzgecinden geçirilerek, yararlanılabilecek hale getirilmesi gerekmektedir. Kur’an’ın dışındaki her türlü bilgi, görüş ve düşünce, nerede olursa olsun, kimden gelirse gelsin, sonuna dek, her türlü tenkit ve tahlile açıktır.

Din ihracı meselesi artık tersine dönmek zorunda. Türkiye İran’a farklı bir din anlayışı ihraç edebilir.

İran’ın nükleer programı hegoman güç olmasına yönelik bir arayıştır.

Tehdit algılaması yeteneğe ve niyete bağlı olarak ortaya çıkar.

Pazartesi, 09 Kasım 2015
Uzun bir yapılandırma sürecinin ardından web sayfamız tekrar yayında. Güncelleme süresince yaşayabileceğiniz içerik ve görünüm sıkıntıları için özür dileriz.

En Çok Okunanlar

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim