• 1
  • 2

Öne Çıkan Makaleler

Doğru Düşünmenin Önündeki Bazı Engeller:

İnsan, kelimelerle kavramlarla, imgelerle düşünen bir varlık. İnsan, hem kendi varlığının, hem de kendisinin evrendeki yerinin farkında olan bir varlık. İnsan, kendisini toplum içinde inşa etmek durumunda olan bir varlık. İnsanın bu varoluşsal özelikleri, onun yapıp etmelerinin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Bir başka ifadeyle, insanın buzdağına benzetilmesi pek yanlış olmaz; kelimelerle, davranışlarla dışa vurulan boyut, insanın bilinçaltından birtakım izler taşıdığı gibi, dışa vurulmayan kısmın ne denli derin olduğunu göstermektedir.

İnsan, akıl ve hür irade sahibidir; birtakım yaratıcı yetilerle donatılmıştır. Kültürü en genel anlamda, “insanın dış dünyada hazır bulduklarına yaptığı katkı” olarak tanımlarsak, insan yaratıcılığının boyutlarını daha kolay kavrayabiliriz. Yaratıcılık, öncelikle düşüncede başlamaktadır. Kur’an, “Adem’e isimlerin öğretilmesi”nden sez eder. (2/31). Bunun insanoğluna isimlendirme, neyin akla uygun/aykırı olup olmadığını bilme ve kavramlaştırma yetisinin verilmiş olması anlamına geldiğini fark etmek zor değildir. Nitekim, Kur’an, isimlerin öğretilmesinin sonrasında meleklerin insana secde etmelerinin söz konusu olduğuna dikkat çeker. (2/34). İnsanın kendini inşa edebilmesi; iyiyi, güzeli ve doğruyu gerçekleştirebilmesi, doğru düşünebilmesi ile doğru orantılıdır. Doğru düşünmek ise ancak doğru bilgi ile mümkün olabilir. Doğru bilgi, eşyanın hakikatına, yaratılışın yasalarına ve akla uygun olan bilgidir.

İnsan, aklıyla iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilir. Bunun için, aklın doğru bilgi ile işlem yapması gerekir. Bu sebepten, insanın yanlış düşünmesinden çok, yanlış bilgi ile düşünüp düşünmediğinin tartışılması gerekir.

İnsanın doğru düşünmesinin önünde pek çok engel vardır. Bunların hemen tamamının insan tarafından yaratılmış olduğunu belirtmek gerekir. Kur’an’ın en temel amaçlarından birisi, insanın doğru düşünmesine katkı sağlamaktır. Bir başka ifadeyle vahiy, akla destek için vardır. Kur’an, insanın zanla hareket etmemesi gerektiğine dikkat çeker. İnsanın doğru bilgiye ve belgeye dayalı olarak hareket etmesini ister. İsra suresinin 36. ayetinde “Bilmediğin şeyin ardına düşme…” buyrularak, Müslümanın bilerek inanması, bilinçli olarak yaşaması gerektiği belirtilir.

Doğru düşünmeyi güçleştiren unsurların başında insanın kendi kendisini kandırması gelir. İşin ilginç yanı, Kur’an’ın affedilmeyecek tek günah olarak belirttiği şirkin sebebi, insanın kendisini kandırmasının zirvesinde ortaya çıkan “şirk”tir. Kur’an’da şöyle buyrulur:“Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse, şüphesiz büyük bir günahla iftira etmiş olur”. (Nisâ, 48). “Allah, kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah’a ortak koşan kimse derin bir sapıklığa sapmış olur”. (Nisâ, 116).

Tevhid, insanı özgürleştirir: Korkulardan kurtarır. Önüne çıkan her şeyi putlaştırma riskini ortadan kaldırır. Arzu ve hevaya tapmayı önler. Yüksek güven kültürünün yaratılması için gerekli olan alt yapıyı sağlar. Tevhid, en temelde insanın kendi kendisini kandırmasını önleyerek, insanı mümkün olabilecek en üst seviyede gerçekçi olmaya davet eder.

Dinleşmiş gelenek ve görenekler, insanın gerçekleri görmesinin önündeki en ciddi engellerden birisidir. Kur’an buna “ataların dini” adını verir ve şiddetle eleştirir. Hz. İbrahim ile babası ve kavmi arasında geçtiği bildirilen şu diyalog, bugünün Müslümanına da çok şeylere söylemektedir: (İbrahim) “Babası ve kavmine: ‘neye kulluk ediyorsunuz?’ demişti. ‘Putlara tapıyoruz, onlara bağlılık gösteriyoruz’ dediler. İbrahim: ‘Çağırdığınızda sizi işitirler mi? Yahut size fayda veya zarar verebilirler mi?’ dedi. Onlar, “Hayır, fakat atalarımızdan böyle gördük’ dediler”. (26/70-74). Hz. İbrahim’in sorusuna verilen cevabın, soru ile hiçbir alakasının olmadığını anlamak pek zor değildir. İnsanlar, ya böyle bir soruyla hiç karşılaşmadıkların ya da, verecekleri cevabın kendilerini daha güç ve gülünç bir duruma düşüreceğini hissettiklerinden, kendilerince doğruluğu tartışılamayacak olan geleneğe sarılmak ihtiyacı hissediyorlar. Bir şeyin geçmişten beri yapıla geliyor olması, o şeyin doğruluğunun kanıtı olamaz. Toplumda töre cinayeti gibi nice gelenek-görenekler vardır ki, onların doğru olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir. İnsanlar gerçekle yüzleşmemek için, soru ile hiç alakası olmayan ifadeler kullanabilirler. Doğrunun/gerçeğin ağırlığından korkanlar, kendilerine sığınak bulabilmek için geleneklere sarılırlar.

Türkiye’de, dini argümanlarla ve dinsel sembollerle yürütülen tartışmalar, çoğu geçmişin mirası olan sorunların, modası geçmiş bir anlayış biçimiyle, üstelik içerikten yoksun olarak geleceğe taşınmasıdır. Katı Pozivizme saplanıp kalanlarla, geleneği kutsallaştırıp din zannedenlerin tutum ve tavırları arasında zihniyet açısından çok ciddi farkların olduğunu söyleyebilmek pek mümkün değildir. Söylenilecek tek şey, her iki anlayış biçiminin de çağ dışı olduğudur.

Türkiye’de, dini sembollerle yürütülen tartışmalar/çatışmalar, maalesef sağlıklı bilgiden yoksun olarak, duygu zemininde sürdürülmektedir ve konulara çözüm odaklı yaklaşıldığının işaretleri pek görülmemektedir. İnsan, zaman zaman sormadan edemiyor: Amaç üzüm yemek mi? Yoksa bağcıyı dövmek mi?

Kalbin mühürlenmesi?

İnsan, akıl ve hür irade sahibi, eğitilebilen, kendini geliştirebilen bir varlıktır. Gelişme, doğru olana, yeniliklere açık olmak demektir. İnsan aklı, vicdanı ve sağduyusu sayesinde çelişkileri kolayca fark edebilir; neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilebilir; yararlı ve zararlı olanı birbirinden ayırabilir. Ancak, iyi, güzel, doğru ve yararlı olanı bilmek, bunlardan yana tavır almak ve gerçekleştirmek için çaba sarf etmek anlamına gelmez. İnsan bazen bilerek ve isteyerek olumsuzu tercih eder. “Unutma ki hakikati inkara şartlanmış olanları (kafirleri) uyarıp uyarmaman onlarca birdir; inanmazlar. Allah onların kalplerini mühürlemiştir ve gözlerinin üzerinde de bir perde vardır; dehşet verici bir azap beklemektedir onları”. (Bakara 6-7). Esed, bu ayetlerle ilgili olarak şu yorumu yapar: “Batıl inançlara inatla sarılan ve hakikatin sesini dinlemeyi reddeden kişinin zamanla hakikati kavrama yeteneğini kaybedeceği ve böylece, sonunda kalbinin mühürlenmiş olacağı (Rağıb) şeklindeki ilahi kanuna bir atıf. Bütün tabiat kanunları Allah tarafından vaz’edildiğinden -ki bunlara bütün olarak Sünnetullah (Allah’ın kanunu) adı verilir- bu mühürleme Allah’a izafe edilmektedir; oysa bu insanın hür tercihinin sonucudur, bir ‘önceden takdir edilme’ değildir. Aynı şekilde, bu dünyadaki hayatları sırasında hakikate karşı bilerek kör ve sağır kalmış olanlar için öteki dünyada hazırlanmış olan azap da, onların hür tercihlerinin tabii bir sonucudur; tıpkı öteki dünyadaki mutluluğun, insanın dürüst ve erdemlice davranarak iç aydınlığı ve huzuru elde etmeye yönelmesinin bir sonucu olması gibi”. (Esed, 5-6).

Türkiye’de, dinsel sembollerle sürdürülen tartışmalar, ister istemez insanın aklına “kalbin mühürlenmesi” meselesini getirmektedir. Sanki, hiç kimse, dindarı ile, dinsizi ile bu ülkede birlikte yaşamak gibi bir zorunluluk olduğunu hatırlamak istememektedir. İnsanlar, konuşurken, ne konuştuklarının farkında olmadıkları gibi, çelişkilerinin de farkına varamamaktadırlar. Kalbin mühürlenmesi, insanın duyarlılığını yitirmesi ve çelişkileri görememesi değil midir?

İnsan Kendini Çok İyi Kandırabilen Bir Varlıktır

İnsan, evrendeki bütün varlıklardan farklıdır. Akıl ve hür irade sahibidir. Aklını kullanarak etrafında olup biteni anlamaya, olay ve olgular arasındaki ilişkileri çözmeye çalışırken, bütünüyle gerçeklerden uzak bir dünya inşa edip, kendisini oraya mahkum etme imkanına da sahiptir. İnsana akıl ve hür iradenin verilmesi, onun vahiyle ve nübüvvetle desteklenmesini bir tür zorunluluk haline getirmiştir. Bu Tanrı’nın “rahmetinin her şeyi kuşatmış olması”nın tabii bir sonucu olmalıdır. “Allah kullarından dilediğine buyruğunu bildirmek için meleklerini vahiyle indirerek şöyle der: ‘İnsanları uyarın ki Benden başka tanrı yoktur; Benden sakının”. (16/3). “Gökleri ve yere gereğince yaratmıştır. Onların eş koştukları şeylerden yücedir. İnsanı nutfeden yaratmıştır. Öyleyken o nasıl da açıkça karşı koymaktadır” (16/3-4). İnsan, tanrılık iddiasında bulunabilecek tek varlıktır.

İnsanın, ara sıra, aslının bir spermden ibaret olduğunu hatırlaması gerekmektedir. Annenin 23 kromozomu, babanın 23 kromozomu bir araya geliyor ve insanın ilk hücreleri oluşmaya başlıyor. “İmdi, gerçek şu ki, Biz insanı balçığın özünden yaratıyoruz ve sonra onu döl suyu damlası halinde (rahimde) özel bir koruma altında tutuyoruz; sonra bu döl suyu damlasından döllenmiş hücreyi yaratıyoruz; sonra bu döllenmiş hücreden de cenini ve ceninden kemikleri yaratıyoruz; ve sonra da kemiklere et giydirip onu yep yeni bir yaratık halinde var edip ortaya çıkarıyoruz; öyleyse, yaratanların en iyisi, en ustası olarak Allah ne yücedir”. (23/12-14).

Kur’an, her insana anlayacağı dilden konuşuyor. Bir şekilde ilgisini çekebildiği her insanı, bir yerinden mutlaka yakalıyor. Hiç kuşkusuz her insan, yaratılışı gereği sever ve sevilmek ister; sevgi bütün insanlığın ortak dilidir. Kur’an’da, “rahmeti her şeyi kuşatan” bir Tanrı tasavvuru belirgin bir şekilde kendisini hissettiriyor. Ancak, bazı insanların “uyarılma”larında korku daha etkin olabiliyor. İşte o zaman da, Allah’ın haksızlıkları, zulmü nasıl cezalandıracağını bildiren ayetler daha fazla dikkat çekmeye başlıyor. Her halükarda Kur’an’ın insanın bilgi ve bilinç düzeyini yükselterek, sağlıklı düşünmesini ve Salih ameli gerçekleştirmesini istediği söylenebilir.

Kur’an, gerçekleri insana buldurtmak, keşfettirmek ister gibidir. Nahl suresi bu hususun güzel bir örneğidir. Vahyin, “Allah’tan başka tanrı” olmadığı konusunda bütün insanları uyarmak için gönderildiğine dikkat çeken yüce Allah (16/2), göklerin ve yerin “içsel bir gerçeklik (şaşmaz bir düzen) üzere”(16/3) yarattığını belirtip, “bir spermden yaratılan” insanın, bir anlamda Tanrı’ya kafa tutabilecek (hasimum mubin) bir varlık olduğunu (16/4) belirtmektedir. İşte bundan sonraki ayetler, insanın çeşitli hususlar üzerinde düşünmesini ve aklını kullanarak, “ders alarak” , Yaratan’ı bulmalarını, O’na şükretmelerini; “Yaratan’ın yaratmayana hiç benzemediği”ni (16/17), her türlü putun, “yaratık“ olduğunu (Allah’ı bırakıp taptıkları şeyler hiçbir şey yaratamazlar, esasen kendileri yaratıktır) (16/20), anlamalarını istemektedir. “Tanrınız tek bir Tanrı’dır. ahrete inanmayanların kalpleri bunu inkar eder, onlar büyüklük taslarlar” (16/22). Esed, bu ayete şöyle anlam verir: “Sizin tanrınız Tek Tanrıdır; ne var ki ahrete inanmayanların kalbleri bu (gerçeği), boş bir kibir yüzünden kabule yanaşmıyor” (Esed, 531) ve şöyle yorumlar: “Yani, insanın bütünüyle bu eşşiz-ortaksız ilaha kulluk yapması gerektiği, nihai anlamda ancak O’na karşı sorumlu olduğu fikrini kabul edemeyecek kadar küstah ve kibirlidir” (Esed, 532).

Hakikaten kibir, büyüklenme insanoğlunun kendi kendine icat ettiği en ciddi sorunlardan birisidir. Kibir, insanın gelişmesinin önüne kendisinin koyduğu bir engeldir. Acaba, psikolojik açıdan bakıldığında, kibrin, büyüklenmenin, gururun temelinde yatan ne olabilir? Sağlıklı düşünebilen, kendisini ve evrendeki yerini doğru algılayabilen her insan, ünvanı, makamı, ekonomik durumu, sosyal statüsü ne olursa olsun, temelde etten kemikten, Kur’an’ın ifadesiyle topraktan yaratılmış bir varlık olduğu gerçeğinin farkında olur. Bu durum, “kendini beğenme”nin, gurur ve kibre dönüşmesini engeller. Aslında kendini beğenme, kendisinin tek ve özgün bir varlık olarak yaratılmış olduğunun bilincinde olma anlamına gelmektedir. Bir başka ifadeyle, kendisiyle barışık olma, kendi gücünün ve imkanlarının farkında olma demektir kendini beğenme. Ne derler, her insan kendini beğenir; kendini beğenmeyen çatlar ölürmüş. Kendini beğenme, başkalarını küçük görme, aşağılama haline dönüşmeye başladığı zaman, açmazlar baş göstermeye başlar. Çünkü, hiç kimsenin, bir başkasını aşağılama hakkı ve yetkisi yoktur. Başkalarını küçük görme, bir durum tespitinden çok, insanın gerçekte olmadığı halde, kendini üstün görme arzusu ile ilgili olmalıdır. Buna, “herkes kötü, ben iyiyim” sendromu demek de pek yanlış sayılmaz herhalde. Her halükarda gurur, kibir, insanda birtakım psikolojik sorunların mevcut olduğunu gösterir. Belki de işin kaynağında, ciddi bir aşağılık kompleksinin yattığını söylemek bile mümkündür.

“Büyüklük taslama”nın, insanı Allah’a eş koşmaya götürmesi, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir husustur. İnsan, yaratılmış bir varlık olduğunun farkındadır. Ancak Yaratıcı’nın da farkındadır. Yaratıcı’nın ve kendi yaratılmışlığının farkında olmak, aynı aczi ve gücü birlikte hissetmek anlamına gelmektedir. Acaba diyorum, insanoğlu, Tanrı’yı kıskandığı için mi, O’na eş koşmak yoluna gitmektedir? Acaba, Tanrı’nın üstün gücü karşısında hissedilen bir tür güçsüzlük duygusu mu insanı isyana sürüklemektedir? Acaba, Tanrı tanımazlık, bir tür akıl tutulması olabilir mi? İnsanın hırsı, açgözlülüğü, öfkesi, kıskançlığı aklın sağlıklı işlemesini engellemektedir.

Allah insanoğlunu uyarmaktadır: “Onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da Allah’ın bildiğinde şüphe yoktur. O, büyüklük taslayanları sevmez”.(1623)

“Uyarı”nın etkin olabilmesi için, sonuç hakkında da insanlara bazı ipuçları verilmesi gerekmektedir: “Temelli kalacağınız cehennemin kapılarından girin. Büyüklenenlerin durağı ne kötüdür”. (16/29); “Sakınan kimselere, ‘Rabbiniz ne indirdi?’ denince, ‘iyilik’ derler. Bu dünyada iyi davrananlara iyilik vardır. Ahiret yurdu ise daha iyidir. Sakınanların yurdu ne güzeldir! İçlerinden ırmaklar akan Adn cennetlerine girerler. Orada diledikleri kendilerine verilir. Allah sakınanları böylece mükafatlandırır” (16/30-31).

İnsanoğlu, bir olumsuzlukla karşılaştığı zaman, özeleştiri yaparak, olup biteni doğru anlamaya, doğru değerlendirmeye çalışacağı yerde, hemen suçlayacak birilerini aramaya başlar. Allah, bu konuda da insanı uyarmakta, mazeret aramasının bir anlamı olmadığını şöyle ifade etmektedir: “Allah’a eş koşanlar: ‘Allah dileseydi O’ndan başka hiçbir şeye ne biz ve ne de babalarımız tapardı. O’nun buyruğu olmaksızın hiçbir şeyi haram kılamazdık’ dediler. Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere apaçık tebliğden başka ne vazife düşer?”(16/35). İnsanoğlu, işine geldiği zaman, her şeyi Allah’a havale eden, işine gelmediği zaman da Allah’ı unutarak kendisini de unuttuğunu unutan bir varlık. Ancak Allah’ın uyarısı evrensel bir boyut taşımaktadır: “And olsun ki her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin, azdırıcılardan sakının’ diyen peygamberler göndermişizdir. Allah içlerinden kimini doğru yola eriştirdi, kimi de sapıklığı hak etti. Yeryüzünde gezin, peygamberleri yalanlayanların sonlarının nasıl olduğunu görün” (16/36)

İnsan, son tahlilde sadece Allah’tan yardım dileyebileceğinin de farkındadır. (16/53). Ancak, sıkıntılı durum geçer geçmez, her şeyi unutabilir, tekrar “nankörlük” devreye girebilir. Bunun için de insanın sık sık uyarılması gerekmektedir. Allah’ın göndermiş olduğu vahiyle insanları uyarması, O’nun her şeyi kuşatan rahmetinin, merhametinin gereğidir.

İnsanın en güçlü yönü olan akıl ve hür irade, aynı zamanda onun en zayıf yönüne kapı aralamaktadır. Şöyle ki, aklın doğru kullanılabilmesi, iradenin ağırlığını iyiden, doğrudan, güzelden yana koyabilmesi, her zaman mümkün olmamaktadır. Hiç kuşkusuz akıl en büyük nimettir. Ancak, aklın yaptırım gücünün olmadığını biliyoruz. Bir başka ifadeyle, bir şeyin aklen iyi veya kötü, zararlı veya yararlı olduğunun bilinmesi, tek başına kötü olandan uzaklaşmak, iyi olanı gerçekleştirmek için yetmemektedir. Bir diğer husus, insanlar, çoğu zaman görmek istedikleri gibi görme, duymak istedikleri gibi duyma eğilimindedirler. Buna ön yargıları eklediğimiz zaman doğru düşünmenin pek de zannedildiği kadar kolay olmadığını görebilmekteyiz. Kanaatimizce, doğru düşünmenin önündeki engellerin önemli bir kısmı, insanoğlunun kendisi tarafından üretilmektedir. Çıkarlar, beklentiler, toplumsal baskı, donanım, kapasite doğru düşünmeyi zorlaştıran hususların başında gelmektedir. Buna bir de geleneğin gücünü eklemekte fayda vardır. İçinde yaşadığımız ortam bize birtakım düşünce kalıpları ve davranış biçimleri dayatmaktadır. Çoğu zaman, bir “dayatma” olduğunu fark etmek bile pek mümkün olmamaktadır. Bunların önemli bir kısmı, nesilden nesile aktarılan bireysel ve toplumsal “alışkanlık”lar içerisinde gizlenmiştir. Bir başka ifadeyle, alışkanlıkların çoğu, kökeni unutulmuş bilinç kalıntılarının, insanın bilinç düzeyini zorlamadan varlığını sürdürmesi anlamına gelir. Kökleri geçmişte olan düşünce ve davranış biçimlerinin önemli bir kısmı mitolojilerin içinde varlığını sürdürmektedir. Konuyu biraz güncelleştirecek olursak, reklam ve propagandaya harcanan paralar karşısında korkularımızın depreştiğini hissederiz. Gerçekten de “beyin yönlendiriciler” tahmin edilebilecek olandan daha etkindir. O zaman şu sorular hayati bir önem kazanır: Görüş ve düşüncelerimizin, tercihlerimizin, kararlarımızın ne kadarı gerçekten bize ait? Vitrinde gördüğümüz bir elbiseyi beğenmemizi etkileyen, farkında olmadığımız etkenler var mıdır? Tezgahtarın “bu elbise size çok yakıştı” demesi kararımız üzerinde ne kadar belirleyici oldu? Hiç tanımadığımız, bilmediğimiz, belki ömür boyu hiç yüz yüze gelmeyeceğimiz insanların varlığı, bizim düşünce ve davranışlarımızı ne kadar yönlendiriyor? Moda niçin var? Anlaşılan o ki, insanlar hem kendi kendilerini kandırmaktan, hem de birbirlerini kandırmaktan hoşlanan varlıklar.

İnsan, diğer canlılardan farklı olarak, iletişimde kelime ve kavramları kullanmaktadır. Hayvanlar da birbirleriyle bazı sesler çıkararak bir tür iletişim gerçekleştirirler. Ancak, onların konuştuğu söylenemez. İnsanın konuşması, düşündüklerini, hissettiklerini birtakım sözcüklerle karşı tarafa iletmesi, iletişim kurması anlamına gelmektedir. Karşılıklı iletişimin sağlıklı olabilmesi için, her iki taraf da etkin dinlemeyi bilmelidir. Oysa, insanların çoğu dinlemeksizin anlamanın mümkün olamayacağını bile bile, karşı tarafı sadece cevap yetiştirebilmek için dinlerler. Can kulağı ile dinlemek, her türlü etkileşime, gerekiyorsa değişmeye açık olmak anlamına gelir. İnsanların çoğu, inançlarına, bilgi birikimlerine, kişiliklerine pek güvenmedikleri için, daha çok koşullu, ön yargılı dinlemeyi seçerler. Karşı taraf ne söylerse söylesin, onlar için önemli olan ne anladıkları, ya da ne anlamak istedikleridir. Bu yüzden de sağlıklı bir anlama pek gerçekleşmez. Musa peygamberle Firavun arasında geçen diyalogda Firavun’un sergilediği tavır ve söyledikleri ön yargılı dinlemenin tipik örneği olarak alınabilir. Daha konuşmanın başında Firavun’un Hz. Musa’yı kötüleyebilmek için malzeme arayışına koyulduğunu görüyoruz. Bu tutum, Firavun’un anlamak diye bir derdinin olmadığını göstermektedir. Buradan çıkacak en önemli sonuçlardan birisi, can kulağı ile dinlemeyi bilmeyen insanların, doğru anlamak diye bir davalarının olamayacağıdır. İkincisi, eğer bir tartışmada, taraflardan birisi, hemen karşı tarafın zaaflarını aramaya başlıyorsa, bunun diyalog olması mümkün değildir. Üçüncüsü, karşı tarafın gücünü fark eden insanlar, hemen işi alaya vurmaya başlarlar. Alay, mağlubiyetin başlangıç noktasıdır. Suçlama, öz eleştiri gerektiren yerlerde acizler için akla gelebilecek ilk ve tek seçenektir.

Kölelikten kurtulmak için sadece özgür olmak yetmez; önce özgürlüğü içselleştirmek, sonra da yüksek güven kültürü yaratmak gerekir. Musa’nın kavminin çölde dolaşması buna örnek olabilir. Özgürlük, en azından dört nesil gerektirir. Özgür sayılabilmek için, en azından dört göbek öncesinde kölelik olmamalıdır.

İnsanın kendisini kandırmasının yegane ilacı, doğru bilgiye ve belgeye dayalı olarak düşünmesi; kararlarını, eylemlerinin sonucunu da hesaba katarak vermesidir. İnsanın kendisini kandırması için gerçekten pek çok sebep vardır. Mesela, beğenilmek, takdir edilmek her insan için tabii bir ihtiyaçtır; çünkü insan yaratıcı yeteneklerle donatılmıştır. Yaratıcılık fark edilmek ister. Her insan, diğer insanların onun varlığının farkında olmalarını ister; çünkü insan kendi varlığının farkında olan bir varlıktır. Her insan, hayatını anlamlı kılmak ister; çünkü insan yapısı gereği “anlamlı iş” yaptığı zaman; yaptığı işin bir işe yaradığını bildiği zaman mutlu olur. “İşe yaramazlık” duygusu, insanın bütün yaşam enerjisini yok edebilir.

İnsan, Tanrı’nın yarattığı evrende, insanların yaratıcılıklarının izlerini taşıyan, insanlar tarafından inşa edilmiş bir “dünya”da, kendi bireysel dünyasını yaratan bir varlıktır. Tanrı’nın yarattığı evreni, gücümüz ve imkanlarımız nisbetinde, bize açıldıkları kadarıyla tanıyabiliriz, anlayabiliriz. Buna belki birinci dünya demek mümkün. İkinci dünya, insanların yarattıkları dünyadır. Her birey, bu iki dünyanın birlikte oluşturduğu bir ortama doğar, kendini inşa ederken, aynı zamanda üçüncü dünyayı, kendi bireysel dünyasını da inşa etmiş olur. İşte bu süreçte, zaman zaman insanın zaafları varlığını hissettirir. İhtiyaçlarımız vardır; ihtiraslarımız vardır; arzularımız, beklentilerimiz vardır. Kendi dünyamızı inşa ederken, mevcut olanı işimize geldiği gibi anlayabiliriz; görmek istediğimiz gibi görebiliriz. Zaten, biz ne söylersek söyleyelim, esas olan karşı tarafın anladığı değil midir? İşte bunun için insanın uyarılmaya ihtiyacı vardır. İşte bunun için insanın birtakım kıstaslara, kriterlere, ölçütlere ihtiyacı vardır. Yüce Yaratıcı, insanları uyarmak için peygamberler göndermiştir. Yüce Yaratıcı akla destek için vahiy göndermiştir.

Ahiret inancı, hem insanın dürüst olmasını, kendisiyle barışık olmasını sağlar; hem de insanın kendini kandırmasını büyük ölçüde önler. Ahirete inanan bir insan, inanmayanlara göre daha gerçekçi olma imkanına sahiptir. Bir başka ifadeyle ahiret, gerçeğe açılan bir kapı gibidir. Yapıp ettikleriyle bir şekilde yüzleşeceğini bilen bir insan, “bilmediği bir şeyin peşine düşmez”; insan onuru ile bağdaşmayan bir şeyi yapmaz.

Ahirete iman, insanın düşünce eylemlerinin işe yarar/salih amel olabilmesi için, anlamlı olabilmesi için insanın önüne en az üç tane süzgeç yerleştirmektedir. Birinci süzgeç, en alt düzeydeki “günah” süzgecidir. İnsanların bilinç düzeyleri fazla yüksek olmasa da, iyi iş yapmalarına yardımcı olur. İkinci süzgeç, “gerçekçilik” süzgecidir; bu seviyede günah-sevap yine akılda tutulur; fakat eylemlerde sonuç hesabı yapılmaya başlanır. Bilinç orta düzeydedir. Üçüncü süzgeç, takva süzgecidir. İşte bu seviyede insan bilinci doruk noktasına ulaşır. İnsan iradesi Tanrı’nın iradesi ile paralel bir çizgi yakalar.

“Ahirete inanmayanlara gelince, onlara yapıp ettiklerini güzel göstermişizdir; bu yüzden körcesine bocalayıp durmaktadırlar” (27/4).. Bu ayet, zannedilenin aksine, ahirete inanmayanların niçin gerçekçi olamayacaklarını anlamamıza imkan sağlamaktadır. Şöyle ki, ahirete inanmayanlar, yapıp ettiklerini değerlendirme konusunda sağlıklı bir ölçüt sahibi olamazlar. Ölçüt olmayınca, yapılan işin ne kadar doğru/anlamlı olduğu konusunda sağlıklı bir değerlendirme yapılamaz; çünkü insanın yüzeysel olarak görebileceği tek şey dünyevi kazançları olacaktır. İnsan, yaratılışı gereği, tek ve özgün bir varlık olduğu için, kendi yaptığı kendisine güzel görünebilir. Ne demişler, insan kendini beğenmese çatlar ölür.

İnsan çoğu zaman, belki de her zaman aklıyla neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bilebilir. Ancak, doğrunun ne olduğunu bilmek, her zaman doğru olanı yapmak anlamına gelmemektedir. Nitekim, Musa peygamberin uyarmak istediği kitle, kendilerine “apaçık ayetler” gelmiş olmasına rağmen, “bu düpedüz bir sihirdir” dediler (27/13). İşte onların içine düştükleri açmaz: “Doğruluklarına kani oldukları halde, haksızlık ve büyüklenmelerinden dolayı onları bilerek inkar ettiler…”(27/14).

İnsanı güzelleştiren, eskilerin ifadesiyle “insanı kamil” haline yükselten en önemli özelliklerden birisi, doğruyu bilmek ile, doğru olanı yapmak arasındaki engelleri kaldırmayı başarmak olmalı. Bir başka ifadeyle, aklın, iradenin ve eylemin aynı istikamette, bir bütünlük oluşturacak şekilde yürümesi, insanın kelimenin tam anlamıyla dürüst, dosdoğru ve tutarlı olmasının, insan olmasının en temel koşuludur. Bunun için, öncelikle sahip olduğumuz bilginin doğru, sağlam, güvenilir ve savunulabilir olması gerekir. Kur’an’ın ısrarla delillere dayalı olarak düşünmemizi istemesi, gerçekten çok anlamlıdır. Kur’an, aklını doğru kullanmayı başaran insanların doğruyu bulacaklarından emindir. Nitekim, inanmayanlara, “eğer doğru söylüyorsanız delilinizi getirin!”(27/64) diyerek meydan okur.

İnsan, bazen çok güçlü olduğunu düşündüğü anlarda, hiç farkında olmadan zaaf içine düşebilir. Güvenilir, doğru, sağlam ve savunulabilir nitelikli bilgi sahibi insanlarda, doğal olarak bilgiye dayalı özgüven gelişir. Yaratıcı yetenekleri güçlü olan insanların özgüvenleri de güçlü olmak zorundadır. Aksi taktirde yaratıcılık hiçbir işe yaramaz. Yaratıcılık, kararlı olmayı da gerektirir; özgüven eksikliği, çoğu zaman kararsızlığa yol açar. Ancak, özgüvenin de kontrol edilebilir çizgiler içinde olması gerekir. Çünkü aşırı özgüven, hem telafisi mümkün olmayacak hatalara yol açabilir; hem de insanı yersiz bir büyüklenmeye, anlamsız bir gurur ve kibire sürükleyebilir. Hz. Süleyman’la ilgili kıssada Hüdhüd’ün Hz. Süleyman’a söylediği “Ben senin henüz bilmediğin bir şeyi öğrendim ve sana Sebe hakkında doğru bir haber getirdim” (27/22) sözleri, her insanın, herkesten ve her şeyden öğreneceği bir şeylerin mutlaka olacağını hatırlatmaktadır.

Kur’an, “inananlar için bir yol gösterici ve müjdedir” (27/2); “mü’minler için hidayet ve rahmettir”(27/77). İnanmak, insanın iyiye, güzele ve doğruya açık olmasını sağlamaktadır. İman noktasında ilk adımı atacak olan insandır.

İşin gerçeği, ancak kendi varlığının farkında olan, sorunları çözmek için irade gösteren bilinçli insanlar sorunların üstesinden gelebilirler. Her ne sebeple olursa olsun, bireysel ve toplumsal planda kendini kandırmak, insanın başına gelebilecek en büyük felaketlerden birisidir. Türkiye’de dinle ilgili yapılan tartışmaların çoğu, bir tür kendini kandırmanın örnekleri ile doludur. Çıkış yolu, gerçekçi olmak; önce sorunları doğru tespit etmek ve samimi olarak çözüm yolu aramaktır.

İnsan-Toplum İlişkisinde Duygular Sembollerle Taşınır

“Aslan gibi adam” ifadesi herkesin hoşuna gider. Oysa herhangi bir kimseye “hayvan” denildiğinde, hemen sinirlendiğini görürüz. Aslan, hiç kuşkusuz “kral” da denilse bir hayvandır. Ancak, sembol haline geldiğinde iki husus birden gerçekleşmiş oluyor: Birincisi, göz ardı edilmesi düşünülen olumsuzluklar, kolaylıkla devre dışı kalabiliyor. İkincisi, verilmek istenilen mesaj daha kolay karşı tarafa ulaşma imkanına kavuşuyor. Her iki halde de, karşı tarafın hayal gücü kendiliğinden faal durumda oluyor. Semboller, hem bazı gerçekleri maskelemek için, hem de öne çıkartılan ögenin beklenin üstünde tesir yaratması için kullanılabilmektedir. Semboller ve metaforlar, güdümlü mermi gibi işlev görebilir; tek yönlü bir kavrayışın yaratılmasında etkin olabilirler.

Örnek bir: Muaviye gerçekten de bir siyasi dehadır. Hz. Ömer zamanında Şam’a vali olarak atanmıştır. Ancak, valilik kendisine yetmez. III. Halife Hz. Osman’ın Medine’de taban kaybetmeye başladığını fark edince, bir vesile ile Hz. Ali’ye şöyle der: “Eğer Osman’ın başına bir şey gelirse, bunun sorumlusu sen olursun”. Bu onun gelecek hakkındaki planlarını ele vermektedir. Nitekim Hz. Osman şehit edildiği zaman, Şam’da, “Osman’ın katlinden Hz. Ali’nin sorumlu olduğu” şeklinde bir kampanya başlatır. Böylece, bir taşla birkaç kuş birden vurmuş olur. Şöyle ki, kendi iktidar hırsını, Osman’ın kanını talep perdesi altında geleneğin içine taşıyarak meşrulaştırır ve olması gereken Muaviye-Ali tartışmasını, Osman-Ali tartışmasına dönüştürerek İslam öncesi dönemde kökleri derinlerde olan Emevi-Haşimi çekişmesinden beslenme imkanı elde eder. İktidar için her yolu mübah gördüğünden, Hz. Ali’yi yıpratabilmek için her yolu dener. Bununla ilgili somut bir iç örnek, Sıffin Savaşı esnasında, yenilmek üzere olan Muaviye’nin taraftarlarının mızrakların ucuna Kur’an sayfalarını asmalarıdır. Sembol hemen etkisini göstermiş; Hz. Ali’nin saflarından bir grup, “biz Kur’an’a kılıç çekmeyiz” diyerek onu savaşı durdurmaya çağırmışlar ve başarılı da olmuşlardır. Buradan çıkan sonuç: Bireysel hırslar, geleneğin içinde meşrulaştırıldığı zaman, gerçekleşme ihtimalı daha yüksek olur. Din alanında, semboller daima etkin olmuştur. Bu durum, belki de büyük ölçüde, din dilimin biraz da sembolik bir dil olmasıyla ilgili olabilir.

Örnek iki: Kerbela sembolü, din alanında oluşan sembollerin ne kadar zengin bir işlevi olduğu konusunda bizlere ışık tutacak niteliktedir. Hicri 67 yılında Kufe’yi ele geçiren Muhtar es-Sakafi, “Kerbela’nın intikamı” sloganıyla kitleleri etrafında toplamıştır. Aslında onun derdinin, Ubeydulah b. Ziyad’dan kişisel intikam almak olduğu anlaşılmaktadır. Ubeydullah b. Ziyad Emevi iktidarının valisidir. Birey planında intikam mümkün değildir. Öyleyse, kişisel öfkeler, uygun sembollerin içinde eritilebilir. İşte Muhtar es-Sakafi, Kerbela’nın intikamı adına hareket ederek, kişisel taleplerini gizlemiş, ma’şer-i vicdan’da derin iz bırakan bir olayı kullanarak davasına meşruiyet kazandırmayı başarmıştır.

Kerbela sembolu, Hicri 64 yılında ortaya çıkan Tevvabun Hareketi’nde de dikkatimizi çekmektedir. Hareketin lideri Suleyman b. Surad, kitlelere hitabederken, Kerbela’da Hz. Hüseyin’in hunharca şehit edilmesine seyirci kalanların hissedebilecekleri vicdan azabını harekete geçirmeyi denemiştir. Hareketin adının “Tevvabun” olması da bundandır. Bir tür pişmanlık duygusu, Kerbela sembolü etrafında insanları Emevi iktidarına karşı bilinçsizce harekete geçmelerini sağlamış; pek çok kimse, göz göre göre ölüme gitmiştir.

Kerbela, Hz. Hüseyin’in şehadetinin üzerinden birkaç yıl geçmeden, hemen sembol haline gelmiştir. Kerbela, kamu vicdanında zulme karşı direnişin, haksızlığa başkalıdırının sembolü olmuştur. Kerbela, mazlumların intikamlarının alınması gerektiğinin sembolü olmuştur. Kerbela, daha sonra, özellikle Türkler için, seçilmiş, tranfer edilmiş travma haline gelmiştir.

Kerbela’nın seçilmiş/transfer edilmiş travma haline gelmesi, acıların, daha sonraki acılarla büyüyerek, nesilden nesle aktarılarak, uygun koşullarda yeniden üretilerek varlığını sürdürdüğünü göstermektedir.

Her iki örnek olay da, bize, sembollerin daima, düşünülenden daha fazla derinliğe ve genişliğe sahip olduğunu düşündürmektedir. Gerçekten de, semboller, onlara yüklenilenleri taşıdıkları gibi, hedefin yüklenildiğini sandığı unsurları da bir şekilde taşımış olmaktadır. Kerbela’da, bütün Müslümanların sevgili Hz. Muhammed vardır. Onun çok sevdiği torunu Hüseyin vardır. Acı vardır. Göz yaşı vardır. Zulüm vardır. Kerbela’nın çekirdek olayı, bir anlamda zamandan ve mekandan bağımsız hale gelmiştir. Muharrem ayında Hz. Hüseyin’i anma törenlerini ilk defa gören bir kimsenin, o insanların Hz. Hüseyin’in ölüm haberini yeni aldıklarını düşünmemesi için hiçbir sebep yoktur.

Bu iki örnekten hareketle Türkiye’deki din alanında gerçekleşen tartışmaları/ çatışmaları/ kavgaları değerlendirmek mümkündür. Türkiye’de, her şeyden önce, çok ciddi bir zihniyet çatışması yaşanmaktadır. Bunun kökleri yaşadığımız son iki asırda yatmaktadır. Daha açık bir ifadeyle, bu çatışma, “mağlup medeniyet travma”sına maruz kalan Türk Milleti’nin iki asırdır hala kendine gelemediğinin göstergesi olan bir çatışmadır. Bunun ilk tezahürlerini, mektepli-medreseli çekişmelerinde yakalamak mümkündür. Osmanlı’nın son dönemlerine damgasını vuran, Batıcı, Türkçü, İslamcı tartışmaları, dikkatle okunduğunda, bugün maalesef pek fazla bir mesafa katedemediğimizi düşündürecek kadar mevcut tartışmalarla benzerlik arzetmektedir. Çatışmanın en temel dinamiği, herkesin birbirini suçlamaya çalışmasıdır. Kimse, kimseyi anlamak istemiyor. Uzaktan bakıldığında, bir cinnet halinin yaşandığını düşünmemek pek mümkün değildir.

Bu tartışmalar, kelimenin tam anlamıyla semboller üzerinden yürütülen zihniyet çatışmalarıdır. Kullanılar semboller laiklik, çağdaşlık, irtica, türban gibi, bir yönüyle mutlaka dinle bir şekilde irtibatlandırılan sembollerdir.

Semboller üzerinden yapılan tartışmalar, maalesef bilgi zemininde değil, duygu zemininde yürütülmektedir. Oysa, duygu zemininde yapılan tartışmaların adı, tartışma değil, kavgadır, çatışmadır. Çünkü, duygular üzerinden uzlaşı sağlanamaz. Uzlaşı, bilgi zemininde sağlanır, duygularla güçlendirilir. Doğru bilginin olmadığı yerde, asla uzlaşmadan söz edilemez.

Türkiye’de, dinsel semboller üzerinden sürdürülen tartışmaların arka planında, insanların din konusundaki bireysel inanç, tutum ve tavırları yatmaktadır. Dinin lehinde, ya da aleyhinde sergilenen duruşlar, özünde bireysel olmasına rağmen, kitleye maledilmektedir. Toplumda egemen olan korku kültürü, insanları çeşitli sebeplerle maske kullanmaya zorlamaktadır. Sembollere bu kadar tutunulması, gizlenen gerçeklerin ne kadar gerçek oldukları konusunda gizleyenlerin bile henüz sağlıklı bir kanaat oluşturamadıklarını düşündürmektedir.

Korku, insanların dürüst olmasını güçleştirmektedir. Korkak insanlar, kendilerini sembollerle ifade etmeyi tercih ederler; çünkü semboller, korkuları da gizler.

Korku, aklın ve akılcılığın en büyük düşmanıdır; çünkü, korku akıldışı alandan beslenir. Korkak insanlar, korkularından kurtulmaktan da korktukları için, doğru bilgiden, gerçeklerle yüzleşmekten de korkarlar. Bu yüzden, bilgi ve belge yerine, zanla hareket ederler. Korkaklardan korkmak gerekir, çünkü, korkuyu içselleştiren kimseler, korku salarak korkularından kurtulmak isterlerken, başkalarının korkularını da ithal etmek zorunda kalırlar. Korkuyu yaşam biçimi haline getirmiş insanların davranışlarının rasyonel temelini bulmak pek mümkün olmaz.

Korku, din anlayışımıza ve terbiye sistemimize sinmiş durumda. Din anlayışımızda, Allah sevgisi’nden çok Allah korkusu egemen. Terbiye sistemimizde, itaatkar evlat, makbul evlat olarak görülüyor. Cüceloğlu’nun dediği gibi, bizim “hastalıklarımızın temelinde ‘ait olmanın’ baskın olması” (İnsanı Ararken, 196) yatıyor. Birey bilinci gelişmeyince, ait olma duygusu korku kültürü ile beslenerek kişiliği ve yaratıcılığı yok etmeye başlar.

Türkiye’de dinsel semboller kullanılarak sürdürülmek istenilen tartışmaların ekonomik boyutu vardır. Parayı kontrol edenler, uzun yıllar pastadan en büyük payı alanlar, bu imkanı yitirmek istememektedirler. Bu ekonomik boyut, duruşları dinin lehinde olanları da, karşısında olanları da doğrudan ilgilendirmektedir. Ezilmişlik psikolojisini içselleştirenler, gücü ele geçirerek biraz da kendilerinin saltanat sürmesini/ ezme fırsatı yakalamasını hak olarak görürken, güç sahipleri, güçlerinden olarak, ezdikleri tarafından ezilecekleri gibi bir korkuyu içlerinde büyütmektedirler.

Türkiye’de, dini semboller üzerinden yürütülen zihniyet çatışmaları, her ne kadar “zihniyet çatışması”ndan çok çıkar çatışmasına benzese de, çoğu zaman küresel esintilerin de etkisiyle, “kimlik” çatışması şeklinde de, yine korkudan beslenerek ortaya çıkabilmektedir. Ancak, “İnançlarının tehdit altında olduğunu hisseden insanlar arasında, bütün kimliklerini özetler gibi görünen şey dinsel aidiyet oluyor. Ama tehdit altında olan anadilleri ve etnik gruplarıysa, o zaman dindaşlarıyla kıyasıya savaşıyorlar”. (Ölümcül Kimlikler, çev. Aysel Bora, İst. 2000, 18).

Korku kültürü, doğal aidiyet duygusunun çatışma aracına dönüşmesini kolaylaştırmaktadır: “Zaten çoğu zaman, kendinizi en fazla saldırıya uğrayan aidiyetinizle tanımlamaya eğilimlisinizdir; kimi zaman bu aidiyeti savunacak gücü kendinizde bulamadığınızda onu gizlersiniz, bu durumda o sizin içinizin derinliklerinde kalır, gölgeye sinip ödeşme saatini bekler; ama ister sahip çıkılsın ister izlensin, ister fazla açık etmeden ya da gürültüyle ilan edilsin, kendinizi özdeşleştirdiğiniz kimlik odur. O zaman söz konusu aidiyet –renk, din, dil, sınıf…-bütün bir kimliğinizi istila eder. Onu paylaşanlar dayanışma içinde olduklarını hissederler, birbirlerine benzerler, birbirlerini harekete geçirirler, birbirlerine karşılıklı cesaret verirler, ‘karşı taraftakilere’ cephe alırlar. Onlar için ‘kimliğini kabul etmek’ zorunlu olarak bir cesaret eylemi, kurtarıcı bir eylem haline gelir…

“Her yaralı topluluğun içinde doğal olarak önderler belirir. Öfkeli ya da hesapçı bu kişiler, yaralara merhem olan ‘sonuna kadar gidelim’ söylemleriyle ortaya çıkarlar. Bir hak olan saygıyı karşıdakilerden dilenmemek gerektiğini, ama bunu onlara dayatmak gerektiğini söylerler. Zafer ya da intikam sözü verir, zihinleri ateşler ve zaman zaman incinmiş kardeşlerinden bazılarının için için rüyalarına girmiş olabilecek aşırılıklardan da yararlanırlar. Artık dekor hazırdır, savaş başlayabilir. Ne olursa olsun, ‘ötekiler’ bunu hak etmişlerdir, çok eski zamanlardan beri ‘bize çektirdikleri her şeyi’ ‘bizler’ bir bir hatırlamaktayızdır. Bütün cinayetleri, bütün haksızlıkları, bütün aşağılanmaları, bütün korkuları, isimleri, tarihleri, rakamları”. (Ölümcül Kimlikler, 27).

Vamık Volkan’ın geniş gurup kimliği ile ilgili tespitleri dikkat çekicidir: “Geniş grup kimliğimizle, sıradan zamanlarda olan ilişkimiz, soluk almak gibi bir şeydir. Sürekli bir biçimde soluk alırız ve birisi bize yaşamak için bunu yapmak zorunda olduğumuzu anımsatmadıkça bunun farkında değilizdir. Zatürre olduğunuzu ya da dumanla kaplı bir binada bulunduğunuzu düşünün: Bu gibi durumlarda soluk alıp verişimize dikkat etmemiz gerekmez; aldığımız her soluğun sürekli farkındayızdır. Geniş grup kimliğimiz saldırıya uğradığında zatürre yaşayan ya da dumanla kaplı binada bulunan bir birey gibi davranırız; geniş gruba ait olduğumuzu, onun özelliklerini, ona olan duygusal yatırımımızı ve de o geniş gruba bağlı olan binlerce ya da milyonlarca kişiye ne kadar da benzediğimizi açıkça fark ederiz. Aynı zamanda kendimizi, kendimizden farklı olarak değerlendirdiklerimizden ayırırız. Böyle durumlarda bireysel özbenlik duygumuzun, kişisel kimliğimizin, geniş grup kimliğimizle nasıl iç içe girdiğini fark ederiz. Hatta Suriyeli, Vietnamlı ya da Amerikalı olma duygusu, Abdullah, Phuong ya da Stephanie olmaktan daha önemli olabilir”. Vamık Volkan, Körü Körüne İnanç, Çev. Ö. Karaçam, İst. 2005, 14-15

Türkiye’de egemen olan korku kültürü, kendisini bir şekilde farklı hisseden bütün gurupların, kendilerini tehdit altında görmelerine yol açmaktadır. Kişisel korkularını topluma maletmekten çekinmeyen bireyler, korkunun kurumsallaşmasına yol açtıklarının farkında bile değildirler. “Çatışma geniş grupları tehdit ettiği zaman grup üyeleri, özbenlik duygularını ve bir geniş gruba ait olma duygularını sürdürme ve düzenleme çabası içinde, her zaman bu koşullara inatla bağlı kalmaktadırlar. Böyle zamanlarda geniş grup süreçleri baskın bir hale geçmekte ve geniş grup kimliğine ilişkin sorunlar ve ritüeller, politik propagandaya ve yönlendirmeye daha açık bir hale gelmektedir”. V. Volkan, 396.

Friedman’ın şu cümlesi çarpıcı: “Korku ihraç ettiğinizde, sizin dışınızdaki herkesin korkularını da ithal edersiniz”. (Dünya Düzdür, 437). Türkçe’de bile kullanılan men Dakka dukka (çalma kapıyı çalarlar kapını) sözünü biraz çağrıştıran bir ifade. Bu konuda güzel bir deyim olmalı. Hiç kuşkusuz her insanın anladığı dil farklı. Bazılarının korktukları zaman anlama kapasiteleri artabilir. Ancak, korkutmak, doğal olanın ötesinde bir güç gösterisi ile birlikte ortaya çıkan bir durum. Birilerinin, bir kimsenin olumsuzluk karşısında nasıl duracağını bilmesi, ona göre tavır takınması herhalde korku ve korkutma olarak anlaşılmamalı. Korku, insanın kendini koruma güdüsüne bağlı olarak ortaya çıkıyorsa, korkulacak bir şey yok demektir. Aslında, doğal durumlarda her insan, neden niçin korkması gerektiğini gayet iyi bilir. İnsana yaraşan kimseyi korkutmamasıdır. Bir başka insanın varlığı, başka insanlara doğal olmayan, sağlıksız birtakım çağrışımlar yaptırmaya başladığı zaman, korku ihracı başlamış demektir. Korku ihracı söz konusu olduğunda, korkması gerekenlerden çok, korkması gerekmeyenler korkmaya başlar. Böylece hayatın doğal dengesi bozulur. Bir müddet sonra işler tersine döner; korku ihraç edenler, daha çok korkutabilmek için, korku ithal etmeye başlarlar. Korkularını gizleyebilmek için, tek çıkış yolu, daha çok korku salmaktır. Sonuçta, korku ihraç edenler, ürettikleri korku dalgasının içinde boğulup kalırlar.

Türkiye’de, egemen olan korku kültürü, öğrenilmiş ve yer yer kurumsallaşmış korkulardan oluşmaktadır. Daha önce de ifade etmeye çalıştığımız gibi, korkunun tek ilacı, korkuların kaynaklarını bilmek ve doğru bilgi ile karanlıkları aydınlatmaktır. Ne derler, korkunun ecele faydası yoktur.

Korkularımızın Çoğu Geçmişten Miras

Dinle ilgili ciddi korkularımızın olduğu ortada. Bu tür korkular, ya bütünüyle dinden uzaklaşılacağı, ya da sağlıksız din anlayışının özgürlükleri yok edeceği noktalarında yoğunlaşmaktadır. Aslında ilginç olan husus, turbanla ilgili tartışmalarda açıkça gözlenebildiği gibi, her iki tarafta duran insan tipinin de Müslüman olmasıdır. Bir başka ifadeyle, Türkiye’de dinin lehinde, ya da aleyhinde olarak değerlendirilebilecek tartışmalar, Müslümanım diyen insanlar tarafından sürdürülmektedir. Öyleyse, tartışılacak temel husus, din anlayışı olmalıdır. Mevcut din anlayışı, bazı insanları “din elden gidecek” diye korkuya sevkederken, bazı insanları da “Türkiye İran olacak”, “bize zorla oruç tutturacaklar”, “bizi zorla kapatacaklar” türünden hafife alınmaması gereken korkulara yöneltmektedir. İşte tam da burada, din alanındaki korkuların, öncelikle din alanındaki ciddi bilgi boşluğundan kaynaklandığını belirtmek gerekmektedir.

Bu bilgi boşluğunun kökleri ile ilgili şu tespitlerde bulunmak mümkündür: Özellikle Tanzimat’tan sonra, okumuş yazmış kesim, yavaş yavaş dini ilgi alanının dışına taşımıştır. Batıcı dediğimiz insanlarımız, dini gelişmenin önünde engel olarak görmüştür. Buna karşılık, İslamcı kesim de, din alanında eleştirel düşünceyi geliştirmeye çalışmak yerine, tek eksikliğin “Batı’nın ilmi ve fenni” olduğunda ısrar ederek, geleneği kutsallaştırma yoluna gitmiştir. 1925’te Tekke ve Zaviyelerin kaldırılması çok ileri bir adım olmasına rağmen, ortaya çıkan boşluk tarikatların yer altına çekilmesine ve 2000’li yıllarda Türkiye’nin tarikat cennetine dönüşmesine sebep olmuştur. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, özellikle İslamcı cizginin takipcileri çocuklarını uzun süre okullara göndermemişlerdir. İmam Hatip Okulları uzlaşı kültürünün yaratılması için iyi bir fırsat olmasına rağmen, maalesef sorun haline getirilmiştir. Sonuçta, tarih bilgi ve bilincinden, din konusunda özgürce düşünmesine yetecek donanımdan yoksun nesiller yetişmiştir. Ortaya çıkan boşluk, 1960’lardan sonra, uzun süre sömürge durumunda kalmış ülkelerde üretilen tercüme kitaplarla doldurulmuş ve bir tür ithal Müslümanlık ortaya çıkmıştır. İran Devrimi’nin ideologlarının tercüme edilen kitapları, yeni bir kargaşa dalgası yaratmıştır. Bu süreçte, dini bilmekle, dindar olmayı birbirine karıştıran insanlar ortaya çıkmıştır. Tuhaf olan husus, dindarlık eğilimleri yüksek olan pek çok kimse, dini bilmenin ne anlama geldiğini bilmediği gibi, dindarlık eğilimleri yüksek olmayan kimseler de, din konusunda bilgi sahibi olununca dindar olunacağını zannetmişlerdir. Oysa, din konusunda bilgi sahibi olmakla dindar olmak aynı şey değildir. Dindar olmak bireysel bir tercihtir. Din konusunda doğru bilgi sahibi olmak, sorumluluk bilincine sahip olmanın gereğidir. Çünkü, din konusunda doğru bilgi sahibi olmayanlar, insanı ve kültürü doğru anlayamazlar.

“Bilimden Gidilmeyen Yolun Sonu Karanlıktır”

Türkiye’nin sağlıklı bir uzlaşı kültürüne ihtiyacı vardır. Bilgi zemininden yoksun tartışmalar, bir arada yaşamayı mümkün kılan temel ortak paydanın erimesine yol açmaktadır. Maalesef, sistemin hataları, liderlerin basiretsizliği, aydınların omurgasızlığı, halkın duyarsızlığı ülkeyi bir kaosun eşiğine getirmiştir. Oysa, dünyanın Türkiye’yi köşeye sıkıştırdığı bir zaman diliminde, Türkiye’nin içine kapanması, kısır siyasi çekişmelerle zaman ve enerji tüketmesi, ülkenin geleceğinin kararması anlamına gelmektedir. Bu ülkenin kısır tartışmalarla kaybedeceği zamanı yoktur. Bir insanın Müslüman olarak laikliği benimsemesi, sağlıklı bir demokrasinin gerçekleştirilmesinden yana olması; temel hak ve özgürlüklerin sonuna kadar sorumluluk bilinci ile peşinde olması niçin mümkün olmasın? İslam’ın siyasi meseleleri insana bıraktığı bilen insanlar, Batı standartlarının ilerisinde bir laikliğin ve demokrasinin gerçekleştirilmesinin Müslümanlar için bir sorumluluk olduğunu açıklıkla görebilirler.

Müslümanların geleceği, hiç kuşkusuz en temelde bilginin değiştirici ve dönüştürücü gücüne sahip olmalarına ve bu gücü kullanarak üretime dayalı, tutarlı bir refah düzeyi yakalamalarına, yaşadıkları bölgeleri, dünyanın en güvenli alanları haline getirmelerine bağlıdır. Bunların gerçekleşebilmesi için de, yapılması gereken en temel şey, kendi varlıklarının, kendi güçlerinin, dünya gerçeklerinin farkına varmaları; nerede olduklarını, nereye nasıl ulaşmaları gerektiğini belirlemeleri ve bütün enerjilerini küresel boyut taşıyan hedefleri için sinerji oluşturarak harcamaları gerekmektedir. İşte bu doğrultuda en başta üzerinde durulması gereken hususlardan birisi de din anlayışıdır. Bu, aslında tarihin öznesi, ya da nesnesi olmakla ilgili bir durumdur. Bu, bir buçuk milyara yaklaşan Müslümanın onurlu ve özgür olarak yaşayıp yaşamaması ile ilgilidir. Bu, aynı zamanda, üzerinde yaşadığımız küçücük dünyamızın, insan neslini kıyamete kadar üzerinde konuk edip edemeyeceği ile ilgilidir. İşte bu doğrultuda, üzerinde en çok durulması ve bir an önce sağlıklı bir yapıya kavuşturulması gereken hususlardan birisi mevcut din anlayışıdır. Elbette her şey dine endeksli değildir. Elbette din bütün olumsuzlukların sebebi, ya da bütün güzelliklerin kaynağı da değildir. Ancak, din insanlık tarihi boyunca her zaman bireysel ve toplumsal hayatı derinden etkilemiştir ve etkilemeye devam etmektedir. Din kültürün şekillenmesinde en etkin öğelerden birisi olduğu için, bir başka ifadeyle bir tür paradigma işlevi gördüğü için, insanla ilgili hemen her şey bir şekilde dinle ilgili olmaktadır. Bu sebepten, din düşüş ve kalkışta, başlangıç ve bitişte hiçbir zaman göz ardı edilmemesi gereken bir feneomendir.

Müslümanların hemen bütün sorunlarının bir şekilde dinle irtibatı olduğu söylenebilir. Ancak, küreselleşme süreci, toplumu ilgilendiren her soruna küresel bir boyut kattığı gibi, her türlü çözümün de küresel gerçeklikler göz önüne alınarak gerçekleştirilmesini, çözümün de küresel bir boyut taşımasını bir tür zorunluluk haline getirmiştir.

Tevhid eksenli, fıtrata uygun, insanlığın başlangıcından bu yana oluşan tecrübesini ve kazanımlarını önemseyen bir din anlayışına ihtiyaç vardır. (İmanın ve sorumluluğun bireysel olduğunu vurgulayan, birey bilincinin ve sorumluluk duygusunun geliştirilmesini öngören; insan yaratıcılığının en üst seviyede etkin olmasını teşvik eden; sinerji yaratılmasını destekleyen; eleştirel düşüncenin içselleştirilerek etkin kılınmasını ve yaygınlaştırılmasını hedefleyen…)

Eleştirel düşüncenin geliştirilmesi, içselleştirilmesi, etkinleştirilmesi ve yaygın hale getirilmesi gerekmektedir. (İslam’ın aklın en üst seviyede kullanılmasını isteyen bir din olduğu; İslam’ın olduğu yerde akla aykırı herhangi bir şeyin olamayacağı; insanın aklıyla neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilebileceği, aklı kullanmanın ibadet olduğu…)

Yüksek güven kültürünün yaratılmasına ihtiyaç vardır. Ahlaklı ve adaletin egemen olduğu bir toplumun oluşturulması lazımdır. Unutmamak gerekir ki, kadınların olmadığı yerde uygarlık olmaz.

Türkiye’nin geleceği, dinle ilgili sorunları çözüme kavuşturmasına bağlıdır. Unutmamak gerekir, “Din, etnik ve ulusal politikalarda ve uluslar arası ilişkilerde geniş grup kimliğinin bir belirleyicisi olarak, çoğu kez anahtar rolü oynamaktadır”. (V. Volkan, 34). Türkiye, İslam’la çağdaşlaşmayı başarmak zorundadır. Dinle ilgili sorunlarımız, bilgisizlikten ve öğrenilmiş, kurumsallaşmış korkulardan kaynaklanmaktadır. Korkularla sağlıklı bir hayat sürdürmek petk mümkün değildir. Bizim İslam gibi bir dinimiz, karanlık olmayan bir geçmişimiz vardır. Daha da ötesi, Türk Milleti, tarihin en zor koşullarında var olmayı, onurunu korumayı ve insanlığın dogal akışına özne olarak damgasını vurmayı başarmıştır. Korkuların üstesinden geldiğimiz zaman, bu milletin yaratıcı yetenekleri tekrar etkin olmaya başlayacaktır. Korkuların kurumsallaşması, bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaketlerden birisidir. Çünkü kurumsallaşan korkular, aklın etkinlik alanını daraltır; uzlaşı zeminin yok olmasına yol açar.

Pazartesi, 09 Kasım 2015
Uzun bir yapılandırma sürecinin ardından web sayfamız tekrar yayında. Güncelleme süresince yaşayabileceğiniz içerik ve görünüm sıkıntıları için özür dileriz.

En Çok Okunanlar

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim