• 1
  • 2

Öne Çıkan Makaleler

Kimlik, en temelde insanın biricik, özgün, özgür, birtakım yaratıcı yetilerle donatılmış bir varlık olduğunun farkında olma hadisesidir. İnsan kendi varlığının farkındadır. Çevresinde olup bitenlerin farkındadır; onları anlamaya, anlamlandırmaya, açıklamaya ve kontrol etmeye çalışır. İnsan toplumsal bir varlıktır; hayatını toplum içinde sürdürürken, kimliğini de toplum içinde keşfeder ve inşa etmeye çalışır. Bu durum, kimliğin, özü itibariyle “insanın ne olduğu”, “nasıl tanındığı” soruları ile anlaşılabileceğini düşündürmektedir.

“Benim kimliğim seçtiğim, istediğim ya da rıza gösterdiğim şeylerden çok ne olduğum ve nasıl tanındığımdır. Seçme, isteme ve rıza gösterme yoğun benlikten doğarlar. Bu yoğunluk olmadan, bu edimler olmaz; bu edimlerin benim olduğu ancak bu yoğunluk sayesinde anlaşılır. Aynı şekilde, bizim kimliğimiz de olduğumuz şey ve yola çıktığımız temeldir”. (Connally, 1996, 92).

İnsanın toplumsal bir varlık olması, toplumların tek tek insanlar tarafından meydana getirilmesi, ister istemez bireysel ve toplumsal kimlik kavramlarını akla getirmektedir. Esasında, toplumun sadece zihinde oluşan bir varlık olduğu, onu tek tek bireylerin meydana getirdiği düşünülecek olursa, sadece bireysel kimlikten söz edilmesi gerektiği düşünülebilir. Ancak, gerek bireyin kendi varlığını toplum içinde keşfetmesi, gerekse kendini inşa sürecinin bir toplum içinde mümkün olması, “toplumsal kimlik” kavramını göz ardı etmemeyi gerektirmektedir. Belki bu durumu, kimliğin toplumsal boyutu ile izah etmek de mümkündür. Hayatın doğal akışı içerisinde, çoğu zaman toplumun ve kültürün belirleyici gücü, bireyin kendi kimliğini keşfetmesinin önüne geçtiği gibi, bireye hemen hemen bütünüyle toplum tarafından projelendirilmiş bir kimliği, bireysel kimlik olarak da sunabilmektedir. Bu bakımdan bireysel kimliğin yanında, bir de toplumsal kimlikten söz etmek bir tür zorunluluk halini almaktadır.

Gerek bireysel, gerekse toplumsal kimliğin keşfedilen/ keşfedilmesi gereken ve inşa edilen/ inşa edilebilen boyutları vardır. Manuel Castells, “sosyolojik bakış açısından bütün kimliklerin inşa edildiği olgusu üzerinde” anlaşmanın kolay olduğunu belirterek asıl meselenin “kimliklerin nasıl, nereden hareketle, kim tarafından, ne için üretildiği” olduğuna dikkat çekerek şöyle der: “Kimliklerin inşası, tarihten, coğrafyadan, biyolojiden, üretken ve üretmeye yönelik kurumlardan, kolektif hafızadan, kişisel fantezilerden, iktidar aygıtlarından ve dinsel vahiylerden malzemeler kullanır. Ama bireyler, toplumsal gruplar, toplumlar bütün bu malzemeyi, içinde bulundukları toplumsal yapıya, uzam/zaman çerçevesinden kaynaklanan toplumsal koşullara ve kültürel projelere göre işler, bütün bu malzemenin anlamını yeniden düzenler” (Castells, 2006, 14). Gerçekten de, eğer kimlik-anlam ilişkisi üzerinde düşüneceksek, kimliğin keşfedilip, keşfedilmediğinden çok, inşa edilen boyutla ilgili nasıl, niçin gibi hayati sorular üzerinde odaklanmak gerekmektedir. İnsanlar, kimliğin keşfedilen/ keşfedilmesi gereken boyutu üzende, mecbur kalmadıkça düşünmek bile istemezler. Üstelik bu boyutun da çoğu zaman, inşa edilen boyuttan pek bağımsız olmadığı söylenebilir. Her ne kadar “bütün kimliklerin inşa edildiğini” düşünmek mümkün ise de, inşa süreçlerinde fark edilen gerçekle örtüşmeyen, insanların başkalarının çıkarları için muayyen hedeflere yönlendirilmesi amaçlayan projelerin fark edilmesi kimliğin keşfedilen boyutuna ilginin artmasına yol açmaktadır. Castells’e göre “kimliğin toplumsal inşası, her zaman iktidar ilişkilerinin damgasını vurduğu bir bağlamda gerçekleştiğinden” kimlik inşasını üç farklı biçim ve kökene ayırmak mümkündür:

“Meşrulaştırıcı Kimlik: Toplumun egemen kurumları tarafından, toplumsal aktörler karşısında egemenliklerini genişletmek ve akılcılaştırmak için inşa edilir….

“Direniş Kimliği: Hakim olanın, başat olanın mantığı tarafından değersiz görülen ve-veya damgalanan konumlarda/koşullarda bulunan aktörler tarafından geliştirilir…

“Proje Kimliği: Toplumsal aktörlerin, kendilerine sunulan kültürel malzeme temelinde toplumdaki konumlarını yeniden tanımlayan yeni bir kimlik inşa etmeleri; bunu yaparken bütün bir toplumsal yapıyı amaçlamalarıdır”. (Castells, 2006, 14) Bu durum, toplumsal planda değiştirme ve dönüştürme hedefleri içeren kimlik projelerinin üretilmesini ve bir anlamda “yumuşak güç” kullanılarak kimlik inşa faaliyetlerini de mümkün kılmaktadır. Kullanılan gücün hem araçları, hem de kullanılış biçimleri, kimliğin oluşmasında öne çıkartılan yöne ve amaçlanan kimlik türüne göre çok farklı biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. Bu doğrultuda “her yolun mübah” görüldüğü bir yaklaşım biçiminin esas alındığı söylemek pek yanlış sayılması gerektir.

Kimlik, en temelde “ben kimim?” sorusuna verilebilen çekirdek cevaptır. Kendimizi tanıtırken öncelikle adımızla ve soyadımızla işe başlarız. Kullandığımız dilin adı “anadil”dir. Adımız, bizim biricikliğimizin ve bu gerçeğin farkında olduğumuzun sembolü olarak çok özel bir önem taşır. Kendimizi dilimizle, daha çok da anadilimizle ifade ederiz. Soyadımız, hem ait olduğumuz sosyal birimin, hem de geçmişimizin/tarihimizin sembolü olsun diye seçilmiştir. Bu gerçekler, bireysel ve toplumsal kimliğimizin çekirdeğini oluşturur. Toplumsal kimliğimizi, ya da kimliğimizin toplumsal boyutunu biçimlendiren/ oluşturan hususun ise içinde yetiştiğimiz, bir şekilde etkisine maruz kaldığımız kültür olduğu ortadadır. Çekirdeğin dışındaki her şey, kabuk mesabesindedir. Ancak, çekirdeğin özü, kabuğu önemsiz kılmaz. Çoğu zaman, öz ile ilgili algı, kabuk tarafından belirlenir. İşin ilginç yanı, kabuğun da, öz ile varoluşsal bir bağının olmasıdır. Bir örnekle konuyu daha anlaşılır kılmak mümkün olabilir. İnsanın bireysel ve toplumsal kimliğinde hiç kuşkusuz kültür belirleyicidir; ancak, kültürü yaratan insandır ve kültür de izin verildiği ölçüde bireyin kimlik ve kişiliğinin belirler. Kısaca ifade etmek gerekirse, kimliğin çekirdeği ile kabuğu arasında daima çift yönlü bir iletişim ve etkileşim vardır. Her şeye rağmen, kimlik meselesinde esas belirleyici, bireyin kendisi ile ilgili farkındalık düzeyi, Tanrı algısı, özgürlük ve sorumluluk anlayışıdır. Toplumun ve kültürün gücünü görmezlikten gelmek elbette mümkün değildir. Fakat, insanın bütünüyle toplumun ürettiği, özgünlükten ve yaratıcılıktan yoksun, akıl ve hür irade sahibi bir varlık olduğunu görmemek de mümkün değildir.

Kimlik ve Farklılık

İnsan sadece kendi varlığının farkında olan, toplum içinde kendini inşa eden bir varlık olmanın yanında, toplumda kendine özgü bir yer edinmek isteyen, yaratıcı yetilerini etkin kılarak var olduğunu kanıtlamak/ fark ettirmek isteyen bir varlıktır. Diğer insanlar tarafından görülmek ve önemsenmek, hatta diğer insanların kaderi üzerinde belirleyici olmak da istemektedir. İşte bu durum, kendisinin diğer insanlardan farklı olduğu bazı yönlerinin öne çıkmasını sağlamaktadır. Bir başka ifadeyle, her insan, doğal olarak diğer insanlardan hangi bakımdan farklı/üstün olabileceği konusunda bir arayış içine girer. Burada öne çıkan belirleyici, güç/egemenlik faktörüdür. Bir başka ifadeyle, “kimliğin farklılıkla olan ilişkisi” söz konusu olduğunda ister istemez siyaset ve egemenlik meselesi öne çıkmaktadır. Siyasetin doğasında farklı olma, farklı kılma, farklılıklardan yararlanma gibi eğilimlerin varlığından söz edilebilir. Siyaset, birleştirmekten çok ayrıştırıcıdır; birliktelikte gücün etkin kullanılması pek mümkün olmaz. Siyasetin etkinliği farklılıkların derinleşmesine bağlıdır. Bu derinlik, gücün etkin kullanımı için gerekli olan araçları bulma/üretme ve sürekli hazır hale getirme imkanı sağlar.

“Kimlik varolmak için farklılığa gereksinim duyar ve kendi kesinliğini güven altına almak için farklılığı ötekiliğe dönüştürür” ( Connally, 1996, 93).

Kimlik- farklılık ilişkisinde doğal/normal olan bir boyut daima vardır. Şöyle ki, her birey, varoluşsal olarak kendisinin diğer insanlardan farklı olduğunu bilir. Ancak, bu varoluşsal farkındalık, diğer insanların aşağılanmasını, hor görülmesini gerektirmez. Siyaset, bu doğal farkındalık boyutunu kullanarak, mücadele edebileceği “öteki”ni yaratırken, farkılılığın bir taraf için onur, karşı taraf/öteki için zül/aşağılanma kabul edilebilecek şekilde düzenlenmesini ve inşa edilmesini amaçlamaktadır. Zaman zaman “öteki” nesne konumuna indirgenebilir. İşte bu durum, egemenlik adına insan onuru hiç bağdaşmayan birtakım ciddi olumsuzlukların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Burada akla gelebilecek en acı ve en çarpıcı örnek, Kızılbaşlık’la ilgili olarak üretilen “mum söndü safsatasıdır. “Düşkün ilan etme” gibi bir müeyyidenin Kızılbaşlıkta ne denli önemli olduğu bilmek, böyle bir safsatanın ne kadar incitici olabileceğini görmek için yeterlidir.

Belirleyici gücün ilk akla gelen kaynağı çoğunlukla bilgi ve para olmaktadır. Ancak, bilgi ve paranın etki alanının nihai sınırlarının belirlenmesinde etkili olan da siyasettir. Belki bu yüzden siyaset bir tür “tanrılık mesleği” olarak anlaşılmaktadır. Tanrı’nın insana bıraktığı geniş manevra alanında siyasetçiler at oynatmakta, insanların kaderlerini, dolayısıyla kimliklerini belirlemektedirler.

Farklılıkların öne çıkarılmasıyla inşa edilen kimliklerin meşrulaştırıcı bir nitelik kazanabilmesi için, hem siyasetin, hem de dinin bu süreçte devreye girmesi gerekmektedir. Din, hem insanların aidiyet ihtiyacı temelinde kimliklerinin şekillenmesinde etkin olmakta, hem de, kimlikle birlikte ortaya çıkan farklılık boyutunun çok yönlü olarak meşrulaştırılmasını kolaylaştırmaktadır. Bu meşrulaştırma, karşı tarafa/öteki yansıtılan/yüklenen olumsuzlukların için, hem de farklılığın içine yedirilmiş üstünlük duygusu için kullanılabilmektedir.

Kimlik-Teoloji İlişkisi

Kimliğin çekirdeğini insanın kendisi ile ilgili ne olduğu hakkındaki farkındalık bilgisi oluşturunca, ister istemez işin içine teoloji girmektedir; çünkü insan kendi konumunu, Tanrı tasavvuru ve Tanrı ile ilişkisi çerçevesinde belirlemektedir. Özelde Tanrı algısı, genelde din, insan için bir tür genel paradigma işlevi görmektedir. Bu işlev hem tarihsel derinliğe sahiptir, hem de insanın kendisini, olay ve olguları anlamasında, açıklamasında ve kontrol çabalarında gerekli olan arkaplan unsurlarını insana hazır olarak sunmaktadır. Bir başka ifadeyle, din, insanın hem kendisini, hem içinde yaşadığı ortamı, hem de geçmişini inşa etmesinde tahmin edilenin daha ilerinde bir belirleyici olarak karşımızda durmaktadır. İşin ilginç yanı, insanların Tanrı ile ve din ile ilgili bireysel tutum ve tavırlarının sadece bu etkinin derinliğini ve genişliğini etkilediği gerçeğidir. Örneğin bir kimsenin ateist olması, onun mevcut dinin etki çemberinin dışında kalması anlamına gelmemektedir. Din, etkinlik alanı içindeki herkesin hem geçmişini, hem de geleceğini bir şekilde etkilemekte, hatta belirlemektedir.

Teoloji- kimlik ilişkisinde ilk dikkat çeken husus, Tanrı tasavvurunun bireysel kimliğin oluşmasındaki belirleyici rolü olmaktadır. İnsan, diğer insanlarla birlikte yaşarken kendi varlığının farkına varabilen, kendiliğini/ ne olduğunu ortak yönleri görmezlikten gelerek farklılıkları öne çıkartmaya çalışan bir varlıktır; bu süreçte Tanrı algısındaki bireysellik farklılıkların meşrulaştırılmasında çok özel bir işlev görmektedir. Sürecin çift kutuplu olduğu akla gelmektedir: Tanrı’dan insana doğru, insanı biçimlendiren talepler, emirler, yasaklar ve ilkeler; insandan Tanrı’ya doğru Tanrı adına, Tanrı için ortaya konulan eylemler, kararlar, fikirler, tutum ve tavırlar… İnsanlar, çoğu zaman Tanrı adına kararlar verip, bunun beşeri düzlemdeki kendi kararları olduğunu görmezlikten gelerek diğer insanların yerini, haklarını, yapması ve yapmaması gerekenleri belirlemeye çalışırlar. Hıristiyanlıktaki kurtuluş teolojisi bu doğrultuda üretilmiştir. İnsan zaten asli günahla dünyaya gelmiştir. Hz. İsa, hem Tanrı, hem oğul olarak insanlar için kendini feda etmiştir. Bu sebepten gerçek kurtuluş Kilise’nin tekelindedir; ancak vaftiz olanlar kurtulabilir. Vaftiz olmayanların tamamı bir şekilde kurtarılmalıdır. Son tahlilde, kendilerinden farklı olanların ötekileştirilerek yakılması/yok edilmesi de bir tür kurtuluştur.

Tanrı algısı, iyilik-kötülük sorunun da kökeninde yatmaktadır. İyi ve kötünün ne olduğunu kim belirleyecektir?

“Kimlikle farklılık arasındaki ilişkiyi kötülükle ilgili iki sorunun ortaya çıktığı yer olarak tanımlayacağım. İlahi kimliğin teolojik olarak belirlenmesinde yatan ilk sorun, insanların tanrıyı kötülükle ilgili sorumluluktan muaf tutarak kadiri mutlak tanrının iyiliğini koruma çabalarından kaynaklanır. Teolojik sorunun insani tanımları insani kimliklerin somutlaştırılmasıyla bağlantılı konularda bir patlamaya olanak tanımıştır adeta. Siyasi düzlemde, ilk kötülük sorunu kimliğin bütünlüğüne ve kesinliğine en büyük tehdidi ortaya koyan farklılıkları kötülüğün bağımsız mekanları (ya da onun yerine geçen bir çok şeyden biri) biçiminde tanımlayarak hegemonik kimliğin saflığını ve kesinliğini korumak amacını taşıyan bir dizi çabada ortaya çıkar. İkincisi ise ilki için geliştirilen çözümlerden doğar. Özkimliğe dair kuşkuların, kimliğin ona bakarak kendini tanımlayabileceği bir ötekinin oluşturulmasıyla ortaya konup çözüme kavuşturulduğu çeşitli siyasi taktiklerin bir sonucudur.

Alevilik –Bektaşilikle İlgili Kimlik Tartışmaları

Küreselleşme süreci, bütün dünyayı küresel boyutlu bir kimlik krizinin içine sürüklemiştir. Her toplum, kendi kültürüne, değerlerine, beklentilerine, konumuna göre bu krizden payını almaktadır. Bazı bölgelerde, belki sonuçları asırlar sonra uç verecek, kuyruk acısına dönüşecek trajediler yaşanmakta; insanlar kimlik adına birbirini öldürmekten çekinmemektedir. Bunun en acı örneği, Avrupa’nın orta yerinde Bosna Hersek’te, bütün insanlığın gözü önünde gerçekleşmiştir. Dünyanın hemen her yerinde, her gün, kimlik adına insanlar öldürülmektedir. Vamık Volkan’ın tespitleri dikkat çekicidir: “Belli koşullarda, insanoğlu ‘ötekileri’ gözünü kırpmadan öldürebilir. Kimlik uğruna ortak bir terör dalgası başlatabilir ve sonuçları onlarca hatta yüzlerce yıl hissedilecek kitlesel travmalar gerçekleştirebilir. Ötekilerin aşağılanması ve öldürülmesi, buna karışan toplumlarda yeni politik ideolojilerin evrilmesine, var olan kültürel törenlerin zehirlenmesine ve yıkıcı hale dönüştürülmesine, geniş grup kimliğinin değişikliğe uğratılmasına yol açar; kısaca, onlarca belki yüzlerce yıl sonra yeni kitlesel trajedilerin oluşması için zemin hazırlar”. (Volkan, 2007, 3). Türkiye de, hem kimlik tartışmalarından, hem de küresel kimlik krizinden ciddi olarak etkilenmektedir. İşin ilginç yanı, hemen her sorun, her acı olay, bir şekilde kimlikle, kimlik tartışmaları ile irtibatlandırılmaktadır. Örneğin Bilge Köyü’nde, temelinde rant kavgası ve cehalet yatan 44 kişinin hunharca katledilmesi, “Kürdün Kürde kırdırılması” olarak yorumlanabilmektedir. Türkiye’de bir Kürt sorunu hiç kuşkusuz vardır; ancak bu sorunun kangren hale gelmesinde, verilere dayalı olarak ve “proje kimlik” boyutu hesaba katılarak bilgi zemininde tartışmanın yürütülmemesinin/yürütülememesin ne denli etkili olduğu pek fazla düşünülmemektedir. Türkiye’deki kimlik tartışmalarında, özellikle kendisini Türk hisseden, Türk olduğunu düşünen insanların bir şekilde suçluluk duymasının, Türklükten rahatsızlık hissetmesinin sağlanması gibi bir hedefin ısrarla sürdürüldüğünü düşünmemek elde değildir. Bu doğrultuda, Kürt düşmanlığı üzerine inşa edilecek yeni bir tepkisel Türk kimliğinin oluşması, Türklerin başına gelebilecek ciddi bir felaket olacaktır. Çünkü, insanlık tarihinde ırkçı olmayan ender toplumlardan birisi Türklerdir.

Alevilik-Bektaşilik ile ilgili tartışmalar da, bir şekilde “kimlik” irtibatlandırılmakta veya kimlik tartışması şeklinde yürütülmektedir. Bunun ne kadar doğru olduğu ayrı bir tartışma konusudur. Burada bizi ilgilendiren boyut, eğer Alevi-Bektaşilikle ilgili tartışmalar kimlik tartışması şeklinde sürdürülecekse, Alevilik-Bektaşiliğin tarihi, geçirdiği evreler, düşünce sisteminin temelinde yatan teolojik ilkeler göz ardı edilerek yazılacak her yazının, söylenecek her sözün yapay/sanal bir Alevilik-Bektaşilik inşa faaliyeti olmanın ötesine geçemeyeceği hususudur. Alevilik-Bektaşilik’le ilgili gerçeklerin, binlerce yıllık Türk Tarihi’nin ötesinde, Türklerin İslam’la tanıştıkları döneme uzanan en az bin yıllık bir geçmişi vardır. Kızılbaşlık damarında Şeyh Safi’ye, Bektaşilik damarında Ahmet Yesevi’ye uzanan ahlak temelli din anlayışının özünü oluşturan, kökleri Kur’an’da olan temel teolojik ilkeler vardır. Ahlak temelli din anlayışının biçimlendirdiği “yetmiş iki milleti bir gözle gören”, dünyada bir benzerinin daha olmadığı, insan gerçeğini tam yansıtan bir insan anlayışı vardır. Alevi-Bektaşi kimliği, keşfedilmeyi bekleyen kökleri olan, tarihsel akış içinde acılarla yoğrulmuş olmasına rağmen düşman/öteki inşa etmeden var olmayı bilen, “incinsen de incitme” diyebilen bir kimliktir. Ne var ki, gelinen noktada, tepkisel bir duruşla, Sünnilik karşıtlığını merkeze alan, farklılıklar üzerinden kendini tanımlamaya çalışan bir kimlik süreci ile karşı karşıya olduğumuz dikkat çekmektedir.

Alevilik-Bektaşilik, hiç kuşkusuz Türkiye’nin bir gerçeğidir ve bu konuda yılların biriktirdiği ciddi sorunların mevcut olduğu her türlü tartışmanın ötesindedir. Ancak, hemen işin başında, tartışmaların sağlıklı yürütülmesini sağlayacak gerek tarih, gerekse yaşanılan süreçler hakkında sağlam verilere yeterince sahip olmadığımızı belirtmek durumundayız. Bu konudaki bilimsel çalışmalar henüz işin başında olduğumuzu göstermektedir. Alevîlik-Bektaşilik konusunda ciddi bir bilgi boşluğu ve ileri düzeyde bir kavram kargaşası vardır. Şiî, Ca’ferî, Nusayrî, Rafizî, Kızılbaş, Çepni, Tahtacı, Alevi ve Bektaşî gibi kavramlar genellikle birbirine karıştırılmaktadır. Bu durum, sağlıklı düşünmeyi zorlaştırmakta ve konunun doğru anlaşılmasını engellemektedir.

Alevilik, kelime olarak Hz. Ali’nın soyundan gelmek, onun soyuna mensup olmak anlamına gelmektedir. Hz. Ali’nin çocukları Hasan’ın soyundan olanlara Şerif, Hüseyin’in soyundan olanlara da Seyyid denmektedir. Alevi kelimesinin bu kök anlamı, tarihsel akış içerisinde farklılaşarak genişlemiştir. Mesela, öz be öz Türk olan Alevi Dedeleri’nin “Seyyid”liği meselesi, ilginç bir araştırma konusu olarak önümüzde durmaktadır. Soy bakımından Hz. Ali ile hiç alakası olmayan, ancak, silsilesi Hz. Ali kanalıyla Hz. Peygamber’e ulaşan tarikatlara da “Alevi” sıfatı verilmiştir.

Türk tarihinde Alevilik, ya da yaygın kullanılışı ile Alevilik-Bektaşilik, 19. asrın sonlarından itibaren, Türkiye’de yaşayan Kızılbaş, Bektaşi, Tahtacı, Çepni, Sıraç vb. zümreleri ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır. Bu süreçte, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve bazı Bektaşi tekkelerinin kapatılması kadar, Kızılbaşlıkla ilgili kasıtlı olarak oluşturulan olumsuz bir imajın etkisizleştirilmesi gibi çabaların da etkili olduğu akla gelmektedir.

Alevilik-Bektaşilik, mevcut kullanılma biçiminden de anlaşılabileceği gibi iki ana damar üzerinde inşa edilmiştir: Kızılbaşlık, Bektaşilik. Kızılbaşlık, 16. asrın başlarında Şeyh Haydar zamanında sosyolojik olarak Erdebil/Safevi Tekkesi’ne mensup olanlar için isim olarak kullanılmaya başlanmıştır. Şah İsmail’in babası olan Şeyh Haydar, kendi müritlerinin başka insanlardan, başka tarikat ekollerinden farklı olduğunu göstermek için onlara 12 dilimli kızıl taç giydirmiştir. Böylece Erdebil Tekkesi’nin ağırlıklı olarak Türk olan müritleri Kızılbaş adıyla anılmışlardır. Erdebil/Safevi Tekkesi, Pir-i Türk veya Pir-i Türkmen diye anılan Şeyh Safiyyüddin tarafından kurulmuştur. Safevi Devleti, Anadolu’dan kalkıp giden Türk boyları tarafından, Erdebil/Safevi Tekkesi’nin etrafında tarih sahnesine çıkmıştır. Osmanlı’nın Doğu sınırı 1514 yılındaki Çaldıran Savaşı sonucunda belirlendiği için, Osmanlı topraklarındaki Türkler Kızılbaş olarak kalırken, Safevi devletinin sınırları içerisinde yaşayanlar önce şiileştirilirler ve daha sonra da devlet çarkının dışına itilirler. Bu sebepten, Kızılbaşlık Şiiliğin bir alt kolu değildir. Safevi Devleti’nin egemenlik alanındaki Türkler, kelimenin tam anlamıyla zorla Şiileştirilmişlerdir.

Bektaşilik, Ahmet Yesevi, Lokman Perende, Hacı Bektaş Veli çizgisinde, daha çok Hacı Bektaş Veli’nin ismi etrafında oluşan bir kült çerçevesinde Anadolu’da şekillenen bir Türk Tasavvuf ekolüdür. Kızılbaşlıktan belirgin farkı, Bektaşiliğin Osmanlı Devleti’nin adeta resmi tarikatı niteliği taşımasıdır. Yeniçeriler Hacı Bektaş Veli’yi “pir” olarak kabul ederler. Yeniçeri Ocağı’nın 94. bölüğünde daima bir Bektaşi Babası hazır bulunmuştur. Zaman zaman sorunlar yaşansa da Osmanlı Devleti ile Bektaşilik arasındaki ilişki, 1826-1839 yılları arasında Yeniçeri Ocağı’nın kapatılmasından sonra sıkıntılı bir dönem yaşamıştır.

Alevilik/Kızılbaşlık ve Bektaşilik aynı şey değildir. (Onat, 2003) Alevilik konusunda yapılan araştırmalar, bugün kendilerini Alevi-Bektaşi diye tanımlayan kimselerin önemli bir kısmının kendisini Bektaşi olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Bazı insanlar kendilerini Kızılbaş olarak nitelerler. Kızılbaşlık, kökü, Sünni iken zamanla Şii-Batinî bir hüviyete bürünen Erdebil Tekkesine dayanan, kendini tarikat formunda ifade eden, Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki iktidar mücadelesi sürecinde belirgin hale gelen bir farklılaşma biçimidir. Daha açık bir ifadeyle, Alevilik kavramı kullanılmaya başlanmadan önce, şimdilerde kendilerini Alevi diye isimlendiren kimselerin geçmişte yer aldıkları ana sosyal gruplar, ya Kızılbaşlık, ya da Bektaşiliktir. “Alevilik-Bektaşilik” şeklindeki isimlendirmede, Alevilik’in Kızılbaşlık üzerine oturmuş olduğu, açıkça anlaşılabilmektedir. “Alevilik-Bektaşilik” şeklindeki isimlendirme, biraz da şartların zorlaması ile birbirine benzeyen, ancak, birbirinin aynısı da olmayan iki farklı sosyolojik oluşumun birlikte mütalaa edilmesi arzusu doğrultusunda ortaya çıkmıştır. “Alevi olunmaz; Alevi doğulur” şeklindeki ifadeler, her Bektaşi’nin bugünkü adıyla Alevi, tarihteki ismiyle Kızılbaş olarak kabul edilemeyeceğini göstermektedir. Bütün bu gerçeklere rağmen, nasıl isimlendirirsek isimlendirelim, Kızılbaşlığın da, Bektaşiliğin de, gerek köken, gerekse tarihsel gelişim ve müntesiplerinin kimliği açısından birer Türk tarikatı olduğu her türlü tartışmanın ötesindedir. Şeyh Safiyyüddin’in adı etrafında şekillenen Erdebil Tekkesi de, Hacı Bektaş Veli kültüne dayanan Bektaşilik de, Müslüman Türklerin meydana getirdikleri sufi oluşumlardır.

Mevcut Alevilik-Bektaşilik’in kendini ifade biçimi de açıkça tarikat formundadır; kullanılan temel kavramların hemen tamamı tasavvufi içerik taşımaktadır. Cem, musahiplik, görgü ve düşkünlük erkanları; dört kapı kırk makam gibi kavramlar, sadece Bektaşilikte değil; pek çok Sünni bilinen tarikatta var olan kavramlardır. Mevleviler’in “sema”sı ile “semah” arasındaki benzerlik ilk bakışta göze çarpmaktadır. Ayrıca, Mevlevilikteki pek çok ögenin, biraz farklılaşarak da olsa, Bektaşilikte ve bugünkü kullanılan biçimi ile “Alevilik-Bektaşilik”te mevcut olması, Mevlevilikle Alevilik-Bektaşilik arasındaki ilişkinin ipuçlarını vermektedir. Aynı şekilde, Ahilik ile Alevilik-Bektaşilik arasında da ciddi benzerlikler ve paralellikler vardır. Alevilikteki “düşkün ilan etme”nin Ahilikteki adı “ocaktan atılma”dır. “Pabucunun dama atılması” deyimi de dikkat çekicidir.

Kısaca ifade etmek gerekirse, bir şemsiye kavram olarak “Alevilik”, “Alevilik-Bektaşilik”, “Anadolu Aleviliği” , gerek tarihsel arkaplan, gerek oluşum şekli (form), gerekse sosyo-kültürel farklılıkları belirlemek için kullanılan ana kavramlar yönünden bir “sufi oluşum” niteliği taşımaktadır. Tarikat adının kullanılmak istenmemesini, 1925 yılında Tekke ve Zaviyeler’in kapatıldığı, tarikat faaliyetlerin yasaklandığı gerçeğini hesaba katarak anlayışla karşılamak gerekmektedir. Bazı yörelerde tarikat niteliklerinin gittikçe kaybolmaya başlaması, Aleviliğin mezhep olması anlamına gelmemektedir. İşin gerçeği, Aleviliğin mezhep mi, tarikat mı, “yaşam biçimi”mi, kültür mü olduğu konusunda, Alevilerin kafası da fazlasıyla karışıktır. (Onat, 2005, 11) Bu tespitler, Alevilik-Bektaşilik ile ilgili kimlik tartışmalarının tarihsel arka plan ve Tasavvuf gerçeği göz ardı edilerek yürütülmesinin mümkün olamayacağını ortaya koymaktadır. Burada dikkat çeken husus, tartışmaların, Alevi-Bektaşi kimliğinin keşfedilmesi gereken boyutu ve bu kimliğe vücut veren teolojik kök değerler merkeze alınarak yapılabileceği gerçeğidir. Alevilik-Bektaşilik, Türk Tarih bütünlüğü içinde kendine özgü yeri olan, ağırlıklı olarak sosyo-kültürel bir farklılaşma biçimi olduğu için, tarihi kökleri görmezlikten gelen tepkiselliği esas alan, farklılıklar üzerinden bir kimlik inşa etme amacı taşıyan kimlik tartışmalarının gerçeklerle örtüşebileceğini düşünmek pek mümkün değildir. Aynı şekilde Tasavvuf çerçevesinde ortaya çıkan ahlak temelli İslam anlayışının teolojik köklerini dışlayan kimlik tartışmalarının da sağlıklı sonuç verebileceği ihtimal dahilinde görünmemektedir .

Alevi-Bektaşi Kimliğinin Keşfedilen Boyuttaki Kök Değerleri: Tanrı ve İnsan Anlayışı

Tanrı anlayışı, bireysel ve toplumsal kimliğin şekillenmesinde fevkalade etkindir; çünkü, insanın kendisini, çevresini, içinde bulunduğu toplumu ve evreni anlamlandırmasında belirleyici olmaktadır.

Ahlak temelli din anlayışında etkin olan rahmet sıfatı öne çıkan bir Tanrı tasavvurudur. Bu algı biçiminde Tanrı’nın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. İnsan Tanrı’nın dostudur. Tanrı-insan ilişkisi kelimenin tamanlamıyla bir dost ilişkisidir. Her şeyin yaratıcısı olan Tanrı, en güzel şekilde yarattığı ve yaratıcı yetilerle donattığı insanı “halife” olarak yaratmıştır. Bu sebepten Tanrı-insan ilişkisi güven esasına göre biçimlenmektedir. Tasavvufta bunun adı “marifetullah” yani Allah’ı bilmek, O’nu keşfetmek; bir anlamda O’nunla hemhal olmaktır.

Alevi-Bektaşi kültüründe korkudan çok güvenin öne çıktığını söylemek mümkündür. Bu konuda değerli bilim adamı E. Ruhi Fığlalı’nın şu tespitleri dikkat çekicidir: “Alevi-Bektaşi-Kızılbaş, hangi isimle anılırsa anılsın, bu zümrelerin hepsi de Allah’ın varlığı, birliği kısaca Tevhid konusunda sağlam bir inancın yanında, tasavvufi bir anlayışın izleri görülür.

“Tasavvufa ve sufilere göre esas olan Allah ile insanı, dini tecrübe içinde tevhid etmenin, birleştirmenin yollarını aramaktır. Bu dünyada Allah ile biliş tutmanın sırrını yakalamak ve O’ndan başka her şeyden (masivallah) vazgeçmektir. İnsan bu anlamda bir tevhide ulaşabilirse, daima Allah’ın huzurunda olacaktır. O kadar ki, bütün davranışlarında ve düşüncesinde, O’nu göremiyor ise de, görürmüşcesine hareket edecektir. O halde Allah’ı dışımızda arayarak ikiliğe düşmenin gereği yoktur. Nitekim Hatayi mahlası ile yazdığı şiirleri, Anadolu insanını adeta büyülemiş olan Şah İsmail bir nefesinde bunu şöyle dile getirir: Evvel ol Allah adı söylenür / Cümle ibadetin başıdır tevhid / Pirim Şeyh Safi’den bize kalmıştır/ Sofi kardeşlerin kanıdır tevhid…/ Can Hatayim Tevhid derya denizdir / Tevhid etmeyenler bizim nemizdir / Pirim Şeyh Safi’den sermayemizdir / Oniki İmam’ın erkanı Tevhid.

“Galiba bu anlayış, Alevi-Bektaşi düşüncesinde, onları Allah’ın bağışına, lutfuna ve aşkına olan sağlam güvene götürmüştür. Gerçekten de bu zümrelerde Allah’ın sevgisi bağışlaması ve lütfu inancı hakim durumdadır ve O’ndan korku, ‘mehafetullah’ hemen hemen hiç hatıra getirilmemektedir”. (Fığlalı, 2006, 228-9)

Tanrı anlayışında korkunun yerine sevginin ve güvenin hakim olması, insan Tanrı ilişkisinin sağlıklı bir zeminde yürümesini sağlamaktadır. Bunun en çarpıcı örneğini Kaygusuz Abdal’ın şu dizelerinde yakalamak mümkündür: “Kıldan köprü yaratmışsın/ Gelsün kullarım geçsün diyu/ Hele biz şöyle duralım / Yiğit isen geç i Tanrı”. Alevi-Bektaşi ozanların dilinde varlığını hissettiren samimiyet, hem güven hem de cesaret isteyen, “Allah ile nükteleşme” addedilebilecek bir iştir. “…Allah ile nükteleşme, sıradan insan için olmaktan ziyade, Allah’a kullukta epey mesafe almış ve O’nun sevgilileri katına yükselebilmiş olanların karıdır. Onlar vecd anında böyle bir şathiyede bulunabilir ve bu her zaman olan bir şey değildir”. (Fığlalı, 2006, 230)

Tanrı-insan ilişkisi, insanı ezen, görmezlikten gelen bir ilişki biçimi değildir. Böyle bir Tanrı anlayışının farklılıkları/ ötekini merkeze alarak yapılabilecek bir kimlik inşa faaliyetini onaylamasını/meşrulaştırmasını kabul etmek herhalde pek mümkün olmaz.

Korkunun yerini sevginin aldığı, Tanrı’nın rahmet sıfatının kuşatıcılığını öne çıkartan bir Tanrı anlayışı, ister istemez “72 millete bir gözle bakmak” olarak formüle edilebilecek bir yüksek insan anlayışını beraberinde getirecektir. Bu yaklaşım biçiminin ilk izlerini AhmetYesevi’nin hikmetlerinden bulmak mümkündür:

“Nerde Görsen gönlü kırık, merhem ol sen; /Öyle mazlum yolda kalsa hemdem ol sen; / Mahşer günü dergahına mahrem ol sen; / Ben-sen diyen kimselerden geçtim işte. / Garip, fakir, yetimleri Rasul sordu; / Hem o gece Mirac’a çıkıp didar gördü; / Geri inip garip, yetim izleyip yürüdü; / Gariplerin izini izleyip indim işte”. (Yesevi, 1991, 49).

“Sünnet imiş, kafir de olsa, incitme sen; / Hüda bizardır katı yürekli gönül incitenden; / Allah şahit, öyle kula hazırdır Siccin; / Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte”. (Yesevi, 1991, 57).

“Arş üstünde namaz kılıp dizimi büktüm; / Derdimi diyip, Hakk’a bakıp yaşımı döktüm; / Sahte aşık, sahte sofu görünce söğdüm; / O sebepten altmşı üçte girdim yere”. (Yesevi, 1991, 61)

Sonuç

Alevilik, Türkiye'nin bir gerçeğidir. Türkiye'de yaşayan, ağırlıklı olarak Türk olan bazı insanlar, kendilerini tanımlarken, "Alevî" ifadesini kullanmakta ve toplumun diğer kesimlerinden farklı olduklarına inanmaktadırlar. Bu farklı olmanın, "din", "mezhep", "yaşam tarzı", "kültür" gibi bazı kavramlar ekseninde, farklı tezahürleri olduğu görülmekte, çoğu zaman da, vurgu yapılarak gösterilmek istenmektedir. Alevi-Bektaşi toplumu, mevcut halde Ateizm- Şiileşme- Sünnileşme üçgeninde sıkışmış durumdadır. Aleviliğin geçmişi hakkındaki bilgi boşluğu, bazı insanların, "araştırmacı-yazar", "akademisyen", "san'atkar" adları altında, kendi ideolojileri, çıkarları ve kişisel eğilimleri doğrultusunda, istedikleri gibi at oynatmalarına imkan vermektedir. İnsanlar, bilimsel kaygıyı, değerleri ve dürüstlüğü bir kenara bırakarak, selden kütük kapma zihniyeti içinde, kendi arzularına göre bir Alevilik-Bektaşilik ortaya koymak istemektedirler. Bu tür, tarihi hakikatlerle bağdaşmayan, bilimsellikten hiç nasip almamış tavırları şu ifadelerle sıralamak mümkündür: "Alevilik başlıbaşına bir dindir". "Alevilik Anadolu dinidir". "Alevilik, kökleri Mazda inancına kadar uzanan Kürt dinidir". "Alevilik, Şiiliğin bozulmuş şeklidir". "Alevilik Türk Müslümanlığıdır". "Alevilik, laik, çağdaş Müslümanlıktır". "Alevilik, Orta Asya Türk pagan düşüncesinin, İslâm cilası altındaki özüdür"...

Bunlar ve benzeri ifadeler, Aleviliğin karşı karşıya olduğu sorunların ciddiyetini de ortaya koymaktadır. Alevilik konusu, bilimsel bir zeminde, bilimsel bilgi ve bilimsel zihniyetle, iyi niyetle araştırılıp tartışılmadığı müddetçe, Türkiye'nin yumuşak karnı olmaya devam edecektir.

Aleviliğin tarihcesi söz konusu olduğunda iki önemli boyut dikkati çeker:

Birincisi, Türklerin İslâm'la tanışma ve kitleler halinde Müslüman olma süreci ve bu sürecin belirgin özelliği olan Tasavvuf ve tarikat.

Türk milletinin İslâm'ı anlama biçimi ta başından beri Tasavvuf'un rengini taşır. Bu renkte, adı Sünnilik bile olsa, Hz. Ali kültü ve Ehl-i Beyt sevgisinin genetik olarak yer aldığı hemen dikkat çekmektedir. Bu şiiilikten çok farklı bir hadisedir. Şii etkilerini bütünüyle yok farzetmek elbette mümkün değildir; ancak, burada söz konusu olan Türk topluma özgü bir sentezdir: Türkleşmiş bir Hz. Ali, Türklerin geçmişinin bir parçası haline getirilmiş bir Ehl-i Beyt .

Türk toplumu için Tasavvuf ve tarikat denildiği zaman, akla ilk gelecek olan Ahmet Yesevî ve bir şekilde Ehl-i Beyt kanalıyla Hz. Ali'den geçerek Hz. Muhammed'e ulaşan bir tarikat silsilesi olmaktadır. Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda tarikatın rolü gayet açıktır. Nitekim, Yeniçeri Ocağı, doğrudan Bektaşilikle irtibatlandırılmıştır. Devlet, tarikat şeyhlerinin meşruiyetini onları fiilen atayarak göstermiştir.

Osmanlı Devletinde fiilen etkin tarikat örgütlenmesi, "Fütüvvet" teşkilatının Anadolu'ya uyarlanması diyebileceğimiz "Ahilik"le, toplumun tüm katmanlarında, hem de çok yönlü fonksiyonel olarak yer tutmuştur. Ahilik, sadece bir esnaf teşkilatı değildir. Çankırı'da, "Yaran Ocağı" adı altındaki mevcut haliyle bile, hem sosyalleşmenin, hem sosyal dayanışmanın, hem de sosyal güvenliğin teminatı olarak etkindir. Çoğu anlaşmazlıklar, mahkemelere intikal etmeden, "Başağa"ların, bilge kişilerin araya girmesiyle çözülüverir. Toplumun tolere edemeyeceği kadar büyük bir kabahat işleyen kimse, "ocaktan atılır". Bu, kelimenin tam anlamıyla bir sosyal boykottur. Ocaktan atılan bir kimse, aile olarak toplumdan tecrit edilir; hiç kimse onların ne düğününe, ne cenazesine katılır. Alevilikte "düşkün" olma, bundan farklı bir şey değildir.

"Tasavvuf" ve "tarikat" gerçeğinin, Alevilikle ilgili bütün tartışmalarda ve çözüm önerilerinde, mutlaka göz önünde tutulması gerekmektedir. Türklerin İslâm'ı anlama ve yaşama biçimlerinde âdeta bir "paradigma" görevi gören bu gerçek, Şiilikten farklı bir biçimde, Ehl-i Beyt sevgisinin, eski Türk kültürü ile harmanlanmasına yol açmıştır. Bu gerçek, "Aliosman" adını üretmiştir. Bu gerçek, Ayşe ve Ömer isminin Anadolu'nun her yöresinde, saygı ile telaffuz edilmesini sağlamıştır.

İçinde bulunduğumuz zaman diliminde, Alevilik adının sürekli Bektaşilikle birlikte zikredilmesi, bu iki kavramın zaman zaman birbirinin yerine kulanılması, Aleviliğin kendisini Tasavvufî terminoloji ile ifade etmesi, Alevilik ve Bektaşilik arasındaki bazı temel farklılıklara rağmen, tarikat boyutunun ne denli önemli olduğunun bir göstergesidir. Aleviliğin gerek geçmişi, gerekse bugünü "tarikat" boyutu görmezlikten gelinerek anlaşılamaz.

İkincisi: Tarikat zemininde, ağırlıklı olarak Bektaşî anlayışı paylaşanlar arasında, doğrudan siyasî nitelik taşıyan ikinci boyut, Yavuz Sultan Selim-Şah İsmail mücadelesinin bir ürünü olan Kızılbaşlık'tır.

"Kızılbaş", Şah İsmail'i destekleyenler için kullanılan bir isimdir. Şah İsmail'in, kendi askerlerine kızıl renkli, oniki dilimli bir börk giydirmesi sebebiyle onlara bu ismin verildiği, ancak daha sonra, siyasî yönden Şah İsmâil'i destekleyenlerin tümü için kullanıldığı bilinmektedir. XVI. asırdan itibaren, Şah İsmail yanlısı olanları tavsif için kullanılan üç önemli sıfat vardır: Rafızî, Kızılbaş, Mülhid. (Bk. Ahmet Refik).

Osmanlı devleti, 1826'ya kadar Bektaşî tekkelerini fiilen korumuş, hatta Yeniçeri Ocağı ile kurulmuş olan bağlantı sebebiyle özel ihtimam göstermiştir. Bektaşiler de, devletle iyi geçinmeye özen göstermişlerdir. Ancak, aynı durumun Kızılbaşlar için söz konusu olmadığı ortadadır. Yavuz-Şah İsmail mücadelesi, -Kızılbaş-Sünnî- her iki taraftan binlerce insanın hayatına malolmuştur. 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasını müteakip Bektaşi tekkeleri de kapatılmıştır.

Türk tarihinden ve Tasavvuf gerçeğinden uzak bir Alevilik-Bektaşilik kimliği inşa faaliyeti, akla proje kimlik kavramını getirmektedir. Oysa, gerek Alevilik-Bektaşiliğin teşekkül süreçleri, gerekse Alevilik-Bektaşilikte öne çıkan ahlak temelli din anlayışı ve bu anlayışın özünde yer alan teolojik ilkeler ve Tanrı tasavvuru, tepkisel bir yaklaşımla farklılıkları öne çıkartan, hatta kendisini farklılıklar üzerine inşa edilmeye çalışılan bir Alevilik-Bektaşiliğe izin vermeyecektir. Bir başka ifadeyle, Alevilik-Bektaşiliğin tarihsel gerçekliği ve özünde mevcut teolojik ilkelerle örtüşmeyen inşa faaliyetleri, tarihin çöplüğüne gitmeye mahkum görünmektedir.

Alevilik-Bektaşilik gibi binlerce yıllık Türk Tarihinden süzülüp gelen değerlerle bezenmiş, “yaratılanı Yaratan’dan ötürü hoş görmeyi” ilke edinmiş, “yetmiş iki millete bir gözle bakmayı” içselleştirmiş bir anlayış biçiminin ne tepkiselliğe, ne de kendisini “öteki” üzerinden inşa etmeye ihtiyacı vardır. Sufi yaklaşım biçiminde öne çıkan ahlak temelli din anlayışına bu gün sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın gereksinimi olduğu ortadadır. Böyle bir dönemde yapılacak iş, sahip olduğumuz değerlerin anlamlı ve önemli olduğuna inanıyorsak, onları evrensel ölçekte yeniden üretmek olmalıdır.

Batı uygarlığı insanlığı varoluşsal bir anlam boşluğunun içine sürüklemiştir. Kimlik krizininin küresel ölçekte yaygın ve etkin olmasının sebeplerinden birisi bu anlam boşluğu olmalıdır. Bunun evrensel çözümü, yüksek güven kültüründe ve yüksek anlam bilincinde yatmaktadır. Eğer kendisini Alevi-Bektaşi olarak isimlendiren, ya da Alevi-Bektaşi kimliğini keşfetmek, ya da inşa etmek için çaba sarf eden kimseler, ahlak temelli ve insan merkezli din anlayışının kök unsurlarından hareketle, “öteki”ne takılmadan, bütünlüğü ve evrenselliği esas alan yeni bir değerler sistemi üretmeyi başarabilirlerse, hem İslam dünyasına yeni bir açılım, hem de insanlığa yeni soluk getirmiş olurlar.

Alevilik-Bektaşilik ile ilgili kimlik tartışmalarının, doğru bilgiye ve sağlam verilere dayalı olarak sağlıklı bir zeminde sürdürülmesi, hem Alevi-Bektaşilerin, hem de bu ülkenin menfaatine uygundur. Sünnilik üzerinden Alevilik-Bektaşilik inşa etmeye kalkışmak, ya tarih bilgi ve bilincinden yoksun olmayı, ya da bu konuda yürürlüğe sokulan/sokulmak istenilen birtakım proje kimliklere uygun davranıyor olmayı akla getirmektedir. Hz. Muhammed’in sağlığında herhangi bir mezhebin, ya ta tarikatın olmadığı gerçeğini hatırlamakta fayda vardır. İster Sünnilik, ister Şiilik, ya da adı ne olursa olsun, hiçbir mezhebin İslam’a özdeşleştirilmesinin mümkün olmadığı, İslam’ın hiç kimsenin, ya da hiçbir gurubun tekelinde olmayacağı, olmaması gerektiği de bir başka gerçektir. Hz. Peygamber’in vefatından sonra ortaya çıkan bütün dini oluşumlar beşeri oluşumlardır. Sünnilik üzerinden bir Alevilik-Bektaşilik inşa faaliyeti, hem yersiz asimilasyon tartışmalarını beraberinde getirmekte, hem de Cem Evi meselesinin doğru anlaşılmasını ve doğru değerlendirilmesini engellemektedir.

Küreselleşme, olumlu ve olumsuz pek çok etkilerinin yanında, bir yandan birtakım evrensel nitelikli değerleri tüm insanlık için şemsiye değerler haline getirirken, diğer taraftan da, geleneklerin, muhtelif güç odaklarının, bazı egemen güçlerin etkilerini azaltarak, eski kimlik ve kültlerin dirilmesine, birey bilincinin üzerindeki baskının en azından hafiflemesine yol açmaktadır. Bu bağlamda toplumun hemen her kesiminden bireyselliği öne çıkartan insanların yavaş yavaş varlıklarını hissettirmeye başladıkları gözlenmektedir. Din alanından örnek verecek olursak, hem Sünni kesiminden, hem de Alevi-Bektaşi kesimden bireysel dindarlığı tercih edenlerin mevcudiyeti dikkat çekmektedir. Bu bakımdan Alevi-Bektaşi çevrelerden dine ilgi gösteren bireylerin durumlarının “asimilasyon” olarak değerlendirilmesi, insan gerçeğine ve Alevi-Bektaşi duruşuna pek uymamaktadır. Her ne kadar çok farklı kimlik inşa faaliyetleri söz konusu olsa da, Alevilik-Bektaşilik’in İslam’dan soyutlanması mümkün değildir. Öyle ise, bu kültürün içinden yetişen bazı bireylerin kendi köklerini arama sürecinde İslam’ın farklı vecheleriyle yeniden tanışması, içinden çıktığı kesimle birebir örtüşmeyen farklı anlayış biçimleri geliştirmesi, kanaatimizce doğal karşılanmalıdır.

Cem evleri meselesi, Alevilik-Bektaşilikle ilgili kimlik tartışmalarının sembolü haline gelmiştir. Burada kimlik tartışmalarının da sağlıklı bir şekilde yürütülmesini güçleştiren husus, Cem Evi’nin Cami’nin alternatifi gibi görülmek ve gösterilmek istenmesidir. Artık Alevilik-Bektaşilik “sır cemaati” olma vasfının ötesindedir; merak eden herkes ne olduğunu açık seçik görme imkanına sahiptir. Öte yandan Cami de, Müslümanlara özgü bir ibadet yeridir; sadece Sünnilere ait bir yer değildir. Öyleyse, insanları cami ya da cem evinden birisini tercih etmek zorunda bırakmak, hem İslam’la, hem insan gerçeği ile, hem de Alevilik-Bektaşilikle pek bağdaşmaz.

Yararlanılan Bazı Kaynaklar

Castells, Manuel, 2006, Enformasyon Çağı: Ekonomi Kültür ve Toplum, İkinci Cilt, Kimliğin Gücü, çev. Ebru Kılıç, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayını.

Connoly, William E. 1995, Kimlik ve Farklılık, Çev. F. Lekesizialın, Ayrıntı Yayınları.

Erdebili, Şeyh Safiyeddin, 2008, Makalat Şeyh Safi Buyruğu, Hz. S. Kutlu-N. Parlak, Horasan Yayınları.

Fığlalı, Ethem Ruhi, 2006, Türkiye’de Alevilik-Bektaşilik, İzmir İlahiyat Vakfı Yayınları.

Kaplan Doğan, 2008, Buyruklara Göre Kızılbaşlık,Basılmamış Doktora Tezi

Onat, Hasan, 2005, “Alevilik-Bektaşilik, Din Kültürü Ahlak Bilgisi Dersleri ve Diyanet”, Türk Yurdu,c. 25, sayı: 210

Onat, Hasan, 2003, “Kızılbaşlık Farklılaşması Üzerine”, İslamiyat Dergisi, sayı: 3

Volkan, Vamık D. 2007, Kimlik Adına Öldürmek, cev. M. B. Büyükkal, Everest Yayınları

Yesevi, Ahmet, 1991, Divan-ı Hikmet Seçmeler, Hz. K. Eraslan, Kültür Bakanlığı Yayınları

Pazartesi, 09 Kasım 2015
Uzun bir yapılandırma sürecinin ardından web sayfamız tekrar yayında. Güncelleme süresince yaşayabileceğiniz içerik ve görünüm sıkıntıları için özür dileriz.

En Çok Okunanlar

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim