• 1
  • 2

Öne Çıkan Makaleler

Küresel Şiddet ve Teröre Köklü Çözüm: İnsan Olmanın Kök Değerleri Üzerine Yeniden Düşünmek ve Yüksek Güven Kültürü Yaratmak

I

Giriş

İnsanlık bir bütün halinde zor bir sınav döneminden geçmektedir. Bilim ve teknolojideki gelişmeler, gerçekten göz kamaştırıcıdır. Genetik alanındaki araştırmalar insana heyecan vermektedir.

İletişim imkanlarının artması, dünyayı küçücük küresel bir köye dönüştürmüştür. Bilgiye ulaşmak, hiç de zor değildir. Ancak, insan gerçeğini göz ardı eden teknoloji, bir yandan çevre kirliliği gibi onulmaz yaralar açarken, diğer yandan da, silahlanma yarışının her şeyin önüne geçmesine sebep olmuştur.

Dünyamızın, barut fıçısına döndüğünü söyleyenler haksız sayılmazlar. İnsanlığın geleceği, nükleer silahların tehdidi altındadır. İnsanların önemli bir kısmı açlık sınırının altında ölüm tehlikesi ile burun buruna yaşamaktadır. Bilgi toplumuna doğru hızla ilerleyen insanoğlu, “kendini”, “insan gerçeği”ni, insanı insan yapan temel değerleri ihmal etmiş olmanın bedelini ağır bir şekilde ödemektedir. Şiddet ve terör, küresel bir boyut kazanmıştır. İnsanlığın geleceği üzerinde kafa yoranlar, insan ve din gerçeğini yeniden keşfetmenin gerekli olduğu konusunda ciddi uyarılarda bulunmaktadırlar. İnsanlık, ya şiddet ve terörle birlikte yaşamayı/yaşamamayı öğrenecek, gitgide kendi sonunu hazırlayacaktır; ya da insan gerçeği üzerinde yeniden düşünerek, şiddet ve terörün kök hücrelerini kurutmanın yollarını ortaklaşa bulacaktır. Artık, şiddet ve terör, bir bölgenin, bir toplumun, ya da bir kısım insanların sorunu olmaktan çıkmıştır.

Şiddet ve teröre evrensel boyutta köklü çözüm aramak bir tür zorunluluk haline gelmesine rağmen, 1990’lardan itibaren gittikçe yoğunlaşan bir tarzda İslam dini, şiddet ve terörle birlikte anılır hale gelmiştir. Müslümanların yaşadıkları bölgeler, şiddetin ve terörün kaynağı olarak görülmektedir. Nitekim Amerika 11 Eylül 2001 sonrasında gerek Afganistan’a, gerekse Irak’a, “terörün kaynaklarını kurutmak” amacıyla girdiğini söylemektedir. Bu durumun, -her ne kadar, bir yönüyle Doğu Bloku çöktükten sonra “yeni bir düşman” arayışı ile izah edilmeye çalışılsa da,- gerçekte “enerji kaynaklarının kontrolü” ve Amerika’nın her ne pahasına olursa olsun, “süper güç” olarak varlığını sürdürme arayışının göstergeleri olduğu açıkça görülebilmektedir. Ancak, Müslümanların sergiledikleri tablonun hiç iç açıcı olmadığı da açık bir gerçektir. Öyleyse, her türlü bahaneyi bir tarafa bırakarak, Müslümanların sadece kendi gelecekleri açısından kendilerini sorgulamaları gerekmektedir. Gerçekten de, Müslüman kültürü, mevcut haliyle şiddet ve teröre yatkın bir kültürdür. Başkalarından önce, bizim, kendi çıkarlarımız, kendi geleceğimiz açısından bir öz eleştiriye ihtiyacımız vardır. İki asırdır devam eden sömürgecilik, İsrail’in yıllardır Filistin’de yaptıkları, Amerika’nın Ebu Garib hapishanesindeki işkenceleri –her ne kadar “dövenin elini tutmadan ağlayanı susturmak” mümkün değilse de- İslam dünyasının sergilediği olumsuz tablo için mazeret teşkil etmemelidir. Çünkü şiddet ve terör, uzun vadede şiddet ve terörü yaşam biçimi haline getirenleri yok etmektedir. Yapılacak iş, hem Müslümanların, hem de bütün insanlığın geleceği için büyük bir tehdit olan şiddet ve terörün kaynaklarını kurutmaktır.

İnsanlık tarihinin başlangıcından bu yana, insanın olduğu her yerde, şiddet ve terörün bir şekilde mevcut olduğunu görmekteyiz. Bugün, “gelişmiş” ülkeler kategorisindeki bölgelerde de, şiddet ve terör vardır. Hiç kuşkusuz Müslümanların on dört asrı aşan tarihlerinin çeşitli aşamalarında da şiddet ve terörle ilgili örnekler bulmak mümkündür. Ancak, şiddet ve terörün küresel bir boyut kazanması çağımıza özgü yeni bir durumdur. İslam gibi bir buçuk milyara yakın insanın inanç dünyasını biçimlendiren bir dinin, şiddet ve terörle birlikte bu kadar yaygın bir biçimde anılması da, -geçmişe uzanan kökleri olsa bile- oldukça yenidir. İşin ilginç yanı, Müslümanların geçmişinde şiddet ve terörün uç noktası diyebileceğimiz soykırım örneklerinin izine asla rastlanmaz. Amerika’daki yerlilerin maruz kaldıkları acı tecrübe henüz akıllardan çıkmamıştır. Ermenilerin soykırım iddialarına rağmen, çıkan toplu mezarların Türklere ait olması düşündürücü bir gerçektir. Bosna-Hersek’te bütün insanlığın gözü önünde yaşanan trajedi, hala canlılığını yitirmemiştir. Bütün bu gerçeklere rağmen, İslam dünyası, şiddet ve terörün kaynağı olarak görülmektedir. Acı olan, objektif bir tarzda düşünüldüğünde, bunun böyle olmadığını söyleyememektir.

Gerçekten de, mevcut haliyle Müslümanların yaşadıkları bölgeler, şiddet ve terör için dünyanın en elverişli bölgeleridir. Okuma-yazma oranı gelişmiş ülkelerle mukayese edilemeyecek kadar düşüktür. Kadın- erkek eşitliği konusunda sorunlar vardır. İnsan hakları ihlalleri maalesef bir türlü önlenememektedir. Hukukun üstünlüğünün bir değer olarak kabul edildiğinin göstergelerini bulmak biraz zordur. Müslümanların önemli bir kısmı, Osmanlı şemsiyesinin kırılmasından sonra harita üzerinde cetvelle çizilen sınırlar içerisinde, Batılıların kuklası olan diktatörler tarafından yönetilmektedirler. Kısaca özetleyecek olursak, İslam dünyası, özellikle son iki asırdır, “yüksek güven kültürü” yaratacak konumdan uzaktır. Bu durum, gelişmiş ülkelerin, Müslümanların yaşadıkları bölgeleri, kendi geleceklerini tehdit eden şiddet ve terörün kaynağı olarak görmelerine yol açmaktadır. Batı’nın çıkarları açısından bakıldığında, İslam dünyasının mevcut durumunun gerçekten de Batı için önemli bir tehdit kaynaığı olduğu düşünülebilir. Ancak, soruna, Batı’ın çıkarlarının ötesinde, özelde Müslümanların, genelde de, bütün insanlığın geleceği açısından bakmakta fayda vardır. Küresel boyut kazanan şiddet ve teröre, ancak evrensel ölçekte bir çözüm bulmak mümkündür.

Amacımız birilerini suçlayarak, çarpıklıklara meşruiyet aramak değildir. İslam’a ve Müslümanlara yönelik suçlamalar karşısında savunmacı bir yaklaşımla olumsuzlukları akla uygun hale getirmeye çalışmak hiç değildir. Ortada küresel nitelik taşıyan bir sorun vardır ve bu sorun bütün insanlığın geleceğini tehdit etmektedir. Hiç kuşkusuz adaletin egemen olduğu sağlıklı bir demokrasi, bir dereceye kadar çözüm getirebilir. Ancak, şiddeti ve terörü sadece güvenlik sorunu olarak görmek, aslında onu doğru anlayamamak demektir. Çünkü, unutmamak gerekir ki, sorunun asıl kaynağı insandır. Şiddet ve terör, her ne kadar insanın potansiyel olarak iyiyi de, kötüyü de yapabilecek olması ile ilgili görünse de, insanın fıtratına uygun değildir ve sonradan öğrenilmektedir. İnsanlar, şiddet yanlısı, ya da terörist olarak doğmazlar; sonradan şiddeti yaşam biçimi olarak benimseyebilirler ve terör eylemlerinde bulunabilirler. Terörizmi, mevcut sistemi veya toplumsal yapıyı şiddet kullanarak, insanları korkutarak değiştirmeyi amaçlayan eylemler şeklinde tanımlarsak, temelde yatan sorunun “egemenlik”, siyasi erki ele geçirme olduğunu görebiliriz. Ayrıca, ekonomik yetersizlikler, eğitim düzeyinin düşük olması, toplumsal sıkıntılar, siyasi belirsizlikler ve otorite boşluğu, bazı insanların bu bataklığa kolayca yönelmesinin en önemli sebepleri arasındadır. Bu ve benzeri sebepler üzerinde biraz düşündüğümüz zaman, şiddetin ve terörün ilacının “yaratıcı sevgi”, “insanın yaratıcı yeteneklerinin etkin olmasına imkan sağlamak” ve “yüksek güven kültürü yaratmak” olduğunu görebiliriz.. Aslında, bu dikkat çektiğimiz hususlar, insanlığın muhtaç olduğu yeni bir uygarlığın çekirdeğini oluşturacak olan temel unsurlardır. Biz, zalimin zulmünü meşrulaştırmadan, bu zulme ortak olmadan, soruna evrensel ölçekte çözüm üretmenin yollarını aramak zorundayız. Bu ise, ancak, bütün insanlığı kuşatacak yeni perspektifle, insanı insan yapan değerlerin yeniden evrensel ölçekte üretilmesiyle mümkün olabilir. Küreselleşme, evrensel boyut taşımayan değerlerin etkin olmasını, neredeyse imkansız hale getirmiştir. İşte bu çalışmanın temel amacı, şiddet ve terör gibi küresel bir boyut kazanan insanlığın en önemli sorunlarından birisine, insan ve İslam gerçeğinden hareketle bazı çözüm önerileri getirmektir.

Böylesi evrensel ölçekte insanları rahatsız eden bir sorunla baş edebilmenin en kestirme yolu, öncelikle, insan gerçeği üzerinde yeniden düşünmekten geçmektedir.

II


İnsanı anlamak, insanın karşılaşabileceği en zor işlerden birisidir. İnsan, insanca yaşamanın gerekleri olan temel hak ve özgürlükleri, insanı insan yapan yüksek insani değerleri diğer insanlarla paylaşarak insanlığını toplum içinde gerçekleştirmek durumunda olan bir varlıktır. Her insan “tek“tir, “özgün”dür; bugüne kadar birbirinin tıpatıp aynı olan iki insan yaratılmadığı gibi, bugünden sonra da yaratılmayacaktır. Bu sebepten her insan başlı başına bir dünyadır. İnsanların birbirlerini anlamalarını sağlayan ortak ögeler, buzdağının görünen kısmına benzemektedir; insana özgünlüğünü kazandıran görünmeyen, bireye özgü olan kısımdır. Bu sebepten de, insanı kurallara sığdırmak pek kolay olmamaktadır.

İnsanın sosyal bir varlık olması, diğer canlılar için doğal olan pek çok şeye yeni boyutlar kazandırmıştır. Kurtların, aslanların, tilkilerin, kaplanların birbirlerine ve diğer canlılara verdikleri zararlar, hiçbir zaman şiddet ve terör diye nitelendirilmez. İnsanın dışındaki bütün canlılar, bir anlamda yaratılışlarındaki programlar çerçevesinde hayatlarını sürdürürler. Öyle ki, bu canlıların birbirlerini yok etmeleri bile, doğadaki hassas dengeyi koruma doğrultusunda bir işlev görmektedir. Üstelik, bu canlıların zararlarının insanın yaptıkları ile kıyaslanması bile mümkün değildir. Sadece insan, ulaşabildiği her noktadaki hayatı yok edebilecek güce ve imkana sahiptir. Sadece insan, isteyerek evrendeki doğal dengeyi bozabilmektedir. Çünkü, İnsan söz konusu olduğu zaman, Yaratıcı’nın programının yanında, insanın kendi yaptığı programlar da devreye girmektedir.

İnsanın dışındaki bütün varlıklar için geçerli olan yaratma yasaları, elbette insan için de geçerlidir. Ancak, sadece insan bu yasaların farkındadır ve bu yasalar üzerinde kısmen de olsa oynama hakkına sahiptir. İşte bu noktada, hem insanın kendisi için, hem yaşamın kaynağı olan “evrensel ahenk“in korunması için bir tür “sigorta“ işlevi görecek “din“ olgusu karşımıza çıkmaktadır. Din, en temelde insan için vardır; insanın insanlığını gerçekleştirebilmesi için bir araç niteliği taşımaktadır. İnsan, hayatın anlamını din sayesinde bulabilmekte, kendini gerçekleştirebilmek için gerekli olan motivasyonu dinden sağlayabilmekte ve tek kelime ile insan olabilmektedir.

İnsan, akıl ve hür irade sahibi, yaratıcı yeteneklerle donatılmış, kendi varlığının farkında olan bir varlıktır. Evrende, sadece insanın madde üzerinde tasarruf hakkı vardır. Sadece insan, yaratılışın sırlarını anlama, açıklama ve kontrol edip değiştirme imkanına sahiptir. Kur’an’ın diliyle konuşacak olursak, “en güzel şekilde“ (Tin, 1-2) şekilde yaratılmış olan insan, “Allah’ın Halifesi“dir (Bakara, 30); “göklerde ve yerde var olan her şey insanın emrine verilmiştir, insana boyun eğdirilmiştir“ (Casiye, 112). “Halifelik“ insana Tanrı’nın bahşettiği “yaratıcılık“ vasfı ile ilgili olmalıdır. Çünkü, evrende, bilebildiğimiz kadarıyla, insanın dışında, kavram üretebilen, gerçeklik alanının dışında zihinsel/sanal bir bir gerçeklik alanı yaratabilen herhangi bir varlık yoktur. İnsanın yaratıcılığı, bir ucu sonsuza açılan “düşünme“ gücüyle birlikte başlamaktadır. Kur’an, Allah’ın insanlara isimleri öğrettiğinden söz etmektedir. (Bakara, 31). Bu aynı zamanda, insanın gördüğü her şeye bir isim verebilmesi anlamına gelmektedir. İsimlendirilen her şey, artık “insana göre yeni bir şey“ olmaktadır. Üstelik insanoğlu, sadece gördüğü şeylere değil, düşünebildiği, hayal edebildiği şeylere de birtakım isimler ve sıfatlar verebilmektedir. İşte, bilim, sanat ve uygarlık, kısaca kültür dediğimiz her şey, insanın bu özgün niteliğinin ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Böylece birbirini tamamlayan iki varlık alanı oluşmuş olmaktadır: Tanrı’nın yarattığı doğal alan ve insanın yarattığı kültür alanı. İnsanın mutluluğu bu iki alan arasındaki uyumun gerçekleşmesine bağlıdır. İnsan, Tanrısal alandan uzaklaştığı ölçüde, kendinden de uzaklaşmakta, kendi yaşam alanını daraltmaktadır. Tanrı ile uyum içinde olduğu zaman da, hem mutlu olabilmekte, hem de yaratıcı yeteneklerini en iyi şekilde etkin kılabilmektedir. Bu uyumu sağlayan yegane araç da din olmaktadır.

Evrende, gözle görülebilen bir doğal denge vardır. İnsanın da içinde yaşamak zorunda olduğu evren, galaksilerden atomlara, hücrelere kadar, kendi yasaları çerçevesinde varlığını sürdürmektedir. Her şey, kaba bir benzetme ile bir zincirin halkaları gibi birbiri ile ilgilidir. Bu yasaların anlaşılması ve açıklanması, bilim dediğimiz insan ürünü olan devasa bir alanı oluşturmuştur.

İnsan, yaratılışı gereği inanan bir varlıktır. Bu durum, insanın olduğu her yerde dinin de bir şekilde var olması gerçeğini beraberinde getirmiştir. Din, insanların insanca yaşamalarını sağlayan temel ortak paydayı insanlara kazandırmaktadır.

İnsan, güven içinde yaşayabilen bir varlıktır. Bu ihtiyaç, öncelikle insanın varlık yapısından kaynaklanmaktadır. Şöyle bir düşünecek olursak, diğer canlılar içinde, doğduğu zaman yaşayabilmek için özel bir bakıma ihtiyaç gösteren tek varlığın insanoğlu olduğunu görebiliriz. İnsan, eşler arasında oluşan ilahi sevginin meyvesi olarak dünyaya gelen bir varlıktır. Yaşam, bu sevgi üzerine kurulmaktadır. Anne-baba sevgisi, şefkat ve merhameti, insan neslinin devamını sağlamaktadır. Annelik, babalık, ömür boyu devam eden bir süreçtir. Bu da sadece insana özgü bir özelliktir ve güven ihtiyacının farklı bir boyutunu öne çıkartmaktadır. Anne-baba, çocuklar için nasıl bir güven kaynağı ise, çocuklar da anne-baba için bir güven kaynağıdır.

Anne-baba ve çocuklar arasındaki “güven”e dayalı ilişki, insanın sosyal bir varlık olduğu gerçeğinin temellendirilmesine imkan sağlamaktadır. İnsan, insanı insan yapan değerleri, toplum içinde kazanmaktadır. Toplumsal hayat, öncelikle insana güvenli bir ortam sağlamaktadır.

İnsanla ilgili dikkat çekmeye çalıştığımız bu hususlar, bir anlamda, “insanın ihtiyaçlar dizgesi”ni çağrıştırmaktadır. En temelde açlık, susuzluk, cinsellik gibi temel ihtiyaçlar vardır. Bu temel ihtiyaçların karşılanması ve sürekliliğinin sağlanması, “güven” arayışını beraberinde getirir. Daha sonra da ait olma ve sevgi-saygı ihtiyacından söz edebiliriz. Aslında, temel ihtiyaçlarla birlikte kendini hissettiren insanın anlam arayışı ve kendini gerçekleştirme ihtiyacı, en üst basamaktaki ihtiyaç olarak gösterilebilir. Bu ihtiyacın üst basamakta olması, alt basamaklardan geçilerek buraya ulaşılabileceği anlamına gelmemelidir. Kanaatimizce, kendini gerçekleştirme ihtiyacının bütün açıklığı ile ortaya çıkması, fizyolojik ihtiyaçların, güvenlik ihtiyacının, ait olma ve sevgi ihtiyacının, saygının bir şekilde karşılanmış olmasıyla ilgili olmakla beraber; fizyolojik ihtiyaçların da, diğer basamaklardaki ihtiyaçların da, ne anlam arayışından, ne de kendini gerçekleştirme ihtiyacından bütünüyle bağımsız olması mümkündür. Bazen alt basamaklardaki temel gereksinimlerin karşılanmamış olması, kendini gerçekleştirme ihtiyacının ortaya çıkmasını engelleyebilir. İçinde yaşanılan ortam, “kendini gerçekleştirme” gibi yüksek bir amacın belirgin hale gelmesini zorlaştırabilir. Böylece, hayatın anlamını yakalayamamış, kendini gerçekleştirme ihtiyacı hissetmeyen insan tipi ortaya çıkar. Bu tip insanların da, şiddete ve teröre yatkın olması, her zaman imkan dahilindedir.

Hayatın anlamını yakalayabilen, kendini gerçekleştirmenin insana yüklenen en temel ilahi sorumluluk olduğunu bilen her insan, yaratıcı yeteneklerini, yaratıcı sevgi ile etkin kılarak, dünyayı insanın insanca yaşayabileceği, yüksek güven kültürünün sağladığı güvenli bir ortama dönüştürmek için çaba harcamak zorundadır. Kültür de, bilim de, uygarlık da ancak, kendini gerçekleştirmek isteyen bilinçli insanların, kendini gerçekleştirme sürecinde yaratabildikleri değerlerdir. Bu bakış açısı, insan olmanın başlı başına bir değer olarak algılanmasını gerektirir. İnsan, öncelikle, yaşamını sürdürmek zorundadır. Her şey, hayatta olmakla ilgilidir.

İnsanın insanca yaşayabilmesi, şiddet ve terör bataklığına yuvarlanmaması ve bu tür insanlığın geleceğini tehdit eden bataklıkların kurutulabilmesi için öncelikle “yaratıcı sevgi”nin kuşattığı, adaletle beslenen insanın insanca yaşayabileceği bir ortamda insanın yaratıcı yeteneklerinin önünün açılmasına ve “yüksek güven kültürü”nün yaratılmasına, ihtiyaç vardır.


III


Sevgi, “insanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu”dur. Her ne kadar sık ve yerli yersiz kullanıldığı için içeriği kısmen boşaltılmış olsa da, sevgi, bütün insanlığın ortak dili gibidir. Çünkü sevgi insanın hamurunda vardır. Yüce Yaratıcı, eşler arasında oluşan “sevgi”nin Kendi varlığının belgelerinden birisi olduğunu belirtir (Rum,21).

Eric From, sevgiyi şöyle tanımlar: “Sevgi insanın kendisiyle ve başkalarıyla yaratıcı bir ilişki kurması demektir. Sorumluluğu, ilgi ve bakımı, saygı ve bilgiyi, başkasının gelişmesi ve yetişmesi için istek duymayı gerektirir”. (E.Fromm, Erdem ve Mutluluk, 134) Dikkat edecek olursak, bu tanımdaki “sevgi“nin rastgele bir hoşlanmadan, ilgi göstermeden, yönelmeden farklı olduğunu görebiliriz. Kökleri insanın varlık yapısında olan sevgi, özü gereği “yaratıcı“ bir sevgidir.

Sevginin kökleri, çift yönlü olarak yaratıcılıktadır: Birincisi, Tanrı‘nın yarattığı her türlü varlık, Tanrı sevgisinin ürünü olarak vardır. Tanrı‘nın varlığının bir belgesi olan “eşler arasında oluşan sevgi“yi Tanrı yaratmıştır. İnsan varlığı, bu sevgi üzerinde devam etmektedir. İkincisi, “yaratma“ insana sevdirilmiştir. İnsanın en büyük mutluluğu, yaratıcı yeteneklerinin etkin olduğunu hissettiğinde, yeni bir şey başardığında ortaya çıkmaktadır. Yaratıcı sevgi, hayatın anlamını yakalamaya açılan bir kapı gibidir.

“Yaratıcı sevgi”, kaynağını insanın varlık yapısından alır. “Seven, sevilme ve sevme ihtiyacı hisseden” bir varlık olma, insanın doğuştan getirdiği bir özelliktir. Her insan, sevginin objesi ya da yöneldiği şeyler farklı da olsa, mutlaka sever. Her insan, şöyle ya da böyle, sevilmek ihtiyacı hisseder. Ancak, kökleri insanoğlunun hamurunda mevcut olan sevgi, bir san’at gibidir; su yüzüne çıkartılması, özenle beslenmesi ve bakılıp büyütülmesi gerekir. Ham sevginin hangi kanala akacağını kestirmek pek mümkün değildir... Bazen, insanın sevdiği şeyleri putlaştırmasına yol açabilir; öyle ki, artık “arzu ve hevaya tapmak“ söz konusu olur. İnsan için “araç“ olan mal, mülk, şan şöhret gibi şeyler, “amaç“ konumuna yükseltilebilir. Bu durum, insanın adım adım kendi özgürlük alanını daraltmasına yol açar. Hayatın anlamı, araç değerler üzerinden algılanmaya başlar. Oysa yaratıcı sevginin en önemli özelliklerinden birisi, insanı özgürleştirmesidir. Bu özgürlükten, seven kadar, sevilen de payını alır.

“Yaratıcı sevgi” dozu iyi ayarlanmış sevgidir. Her anne, baba, hiç kuşkusuz çocuklarını çok severler. Bu sevgi az olursa, ya da çocuklara yansıyan kısım onların ihtiyaçlarına cevap vermezse, çocukların kişiliklerinde büyük hasarlar oluşabilir. Sevgi, ihtiyaçtan fazla olursa ne olur? Sevginin fazlası da olur mu, diye düşünebiliriz. Azı olduğuna göre, fazlası niçin olmasın? İhtiyaç fazlası olan sevginin de, insanın sağlıklı gelişmesini engellediğini, silik şahsiyetli insan tipinin oluşmasına yolaçtığını görmekteyiz. Sürekli korunan çocuklar, tek başlarına ayakta durmayı öğrenemezler. Oysa, başarının da, mutluluğun da vazgeçilmez şartı, bireylerin kendi varlıklarının farkına varmaları ve ne yapmak istediklerini iyi bilmeleridir. Gereğinden fazla olan sevgi, insanın nefes almasını güçleştirir.

Yaratıcı sevgi, doğru bilgi ile beslenen sevgidir. “İlgi-bakım ve sorumluluk sevginin gerekli unsurlarıdır, ama sevilen kişiyi tanımadığımız ve ona saygı göstermediğimiz zaman, sevgi başkasına egemen olma ve ona sahip çıkma haline dönüşür. Saygı duymak demek, başkasından korkmak ve ürkmek demek değildir; kelimenin kökünü dikkate alarak söylecek olursak (respicere,bakmak, göz önünde bulundurmak anlamına gelir) saygı, bir insanı bir kişi olarak olduğu gibi görmek, onun kişiliğini ve tekliğini,biricikliğini fark etmek demektir. Bir insanı tanımadan ona saygı duymak mümkün değildir; bir insanın kişiliğinin, bireyselliğinin bilgisine dayanmayan bir ilgi-bakım ve sorumluluk körelmeye mahkûmdur”. (E.Fromm, Erdem ve Mutluluk,124-5).

Sevginin doğuştan gelen ve eğitimle kazanılan iki boyutu vardır. Eğitim, insanda potansiyel olarak var olan sevginin köklerini besler, yeşermesine ve meyve vermesine katkıda bulunur. Sevginin sağlıklı olabilmesi için, doğuştan gelen yönü ile, sonradan kazanılan boyutunun ahenkli bir bütün oluşturması gerekir. Yaratıcı sevgi, bu bütünlük sağlandıktan sonra etkin olmaya başlar.

Seven insan, hayata anlamlı bir biçimde daha sıkı bağlanır; yaşama sevinci süreklilik kazanmış olur. Seven insan, “olumlu düşünce”yi ve “olumlu yaklaşımı” ilke olarak benimser ve ilkeli bir hayat sürmeye çalışır. İnsanların, çevreyle ilişkilerinde ya olumlu, ya da olumsuz yaklaşım daha fazla etkin olur. Olumlu yaklaşım biçiminde, iyi yönlerin görülmesi, öncelikle çözüm aranması esastır. Olumsuz yaklaşım biçiminde ise, iyi olmayan yönler ve çözümsüzlük daha belirgindir.

İslam dini, insanın özünde mevcut olan sevginin açığa çıkarılmasını ve her yeri sımsıcak kuşatmasını ister. Sevgiyle yoğrulmuş bir bilim insanın dünyasını aydınlatır. Yaratıcı sevgi, her insanın, sırf insan olduğu için sevilmesini gerektirir. Yunus‘un dile getirdiği, “yaratılanın Yaratan‘dan dolayı hoşgörülmesi“, işte bu sevginin en sağlıklı tezahürlerinden birisidir. Tanrı‘yı, insanı ve Tanrı‘nın yarattığı her şeyi sevmeyi başarabilen insanlar, insan ilişkilerinde, kini, nefreti, şiddeti değil, sevgi, saygı ve hoşgörüyü esas alırlar.

IV

İnsanoğlu yaratıcı yeteneklerle donatılmış bir varlıktır. Bu yeteneklerin gereğini yerine getirmek, üretmek ve başarmak insanın hayatına anlam kazandırır. Yaratıcı yetenekleri dumura uğramış insanlar, kolayca ifrat ve tefrite düşebilirler; hatta şiddete bulaşabilir, terör batağına saplanabilirler. Şiddet ve terörün çarelerinden birisi, insanoğlundaki yaratıcı yeteneklerin, insanın fıtratı doğrultusunda etkin olmasını sağlamaktır. İnsanoğlu, özellikle engellendiği, ya da engellendiği duygusuna kapıldığı zaman, kolayca öfkelenebilmekte; bu engelleri ortadan kaldırabilmek için akla gelebilecek her çareye başvurabilmektedir. Yaratıcılık, yaşamak anlamına gelmektedir. Yaratıcılığın önündeki engeller, insanın yaşam alanını daralttığı için, yaşamın anlamını bulmak zorlaşmaktadır.

“İnsanın kendi güçlerini yaratıcı bir şekilde kullanma yeteneği onun güçlü olduğunu; kullanamaması ise güçsüzlüğünü gösterir. İnsan, akıl gücü ile olayların iç yüzünü kavrayabilir ve özünü anlayabilir. Sevme gücü ile bir insanı ötekinden ayıran duvarı aşabilir. Hayal gücü ile henüz var olmayan şeyleri gözünün önünde canlandırabilir; planlar kurabilir ve böylece yaratmaya başlar. Güçlülüğün bulunmadığı durumlarda, insanın dış dünya ile olan ilişkisi bozulmuştur ve başka insanlara, sanki nesnelerden başka bir şey değillermiş gibi egemen olmak, kendi gücünü onlara söz geçirmek için kullanmak isteğine dönüşmüştür. Başkalarına egemen olma ya da söz geçirme ölümle, güçlülük ise hayatla birlikte gider”. (E.Fromm, Erdem ve Mutluluk,110).

İnsan, kendisine tanınan “ömür” denilen zaman diliminde, bu dünyada kendisini inşâ etmek durumundadır. Bilim de, san’at da, teknoloji de, felsefe de, insanın kendi dışındaki varlık alanı ile ilişki kurma çabasının doğal sonucu olarak ortaya çıkmıştır. İnsan, zorunlu olarak, canlı ve cansız varlıklarla ilişki kurmaktadır. Acıktığı zaman, bir şeyler yemek ihtiyacı hissetmektedir. Tehlike anında kendini korumak zorundadır. Bazen, ölmemek için öldürmeyi bile düşünebilir. İnsanlar, toplum halinde yaşamaya başlamadan önce, bilim, san’at, teknoloji ve felsefe söz konusu olamazdı. Medeniyet, toplu halde yaşamanın bir ürünüdür.

Toplu halde yaşayan insanlar, bir yandan geçmişteki insanların ve birbirlerinin birikimlerinden, tecrübelerinden yararlanma imkanı bulurlarken, diğer yandan da, birbirlerine katlanmayı öğrenmek durumundaydılar.

İnsan, etrafında yer alan bütün varlıklardan farklıdır ve farklı olduğunun da farkındadır. Üstelik, kendi hemcinslerinden bile farklıdır. Her insan, tek bir insandır. Bu durum, zaman zaman, insanın, ontolojik anlamda kendi yalnızlığını benliğinin derinliklerinde hissetmesine yol açmaktadır. Böylesi anlarda, insanların Yaratıcı’ya daha yakın olma arzuları belirgin hale gelebilir. Ayrıca, toplumla bütünleşerek yalnızlık duygusundan kurtulma çabaları da önplana çıkabilir.

Her insan, toplum içinde yaşarken, biricikliğini, tekliğini, özgünlüğünü korumak ister. Bu bakımdan, insanın , toplumun içinde yok olma, erime korkusunu derinliğine yaşadığını fark etmek mümkündür. Diğer taraftan, insanoğlu, yalnız kalmaktan da korkmaktadır. Bu, bir yere, bir gruba, bir cemaate ait olma duygusunun, fevkalade etkin olmasının sebeplerinden birisidir. Hem yalnızlık korkusunun, hem de aidiyet duygusunun olumsuzluklara yol açmamasının ilacı, insanın yaratıcılık boyutunda gizlidir.

Eğitim, her insanda potonsiyel halinde bulunan “yaratıcılık” yeteneğinin ortaya çıkartılması ve birey için en verimli olabilecek şekilde yönlendirilmesi sürecidir. Ancak, önemli olan, insanın, bu yeteneğini en verimli şekilde kullanmayı öğrenmesidir. Bu ise, uzun bir eğitim sürecine bağlıdır.

Sağlıklı insan, yaratıcı yeteneğinin farkında olan ve bunun gereklerini yerine getirmeye çalışan insandır. İşin aslına bakılırsa, başarının da, mutluluğun da temelinde, insanın bu yaratıcı yeteneğinin iyi kullanılması yatar. Bilim ve teknoloji, bu yeteneğini, gücünü ve enerjisini doğru kullanmayı başarabilen insanların emeklerinin boşa gitmeyen sonuçlarıdır.

“Yaratıcı etkinliğin bozulması ya hiçbir şey yapamama, ya da aşırı bir etkinlik gösterme gibi bir sonuç yaratır. Açlık ve baskı, hiçbir zaman yaratıcı etkinliğin şartları olamaz. Tersine, insanın kendi güçlerini yaratıcı bir şekilde kullanmak için duyduğu tabiî eğilimin ortaya çıkabilmesi, özgürlük ve ekonomik güvenlik gibi etkenlere; ayrıca, çalışmayı, bir insanın kendi yeteneklerini anlamlı bir şekilde gerçekleştirmesine imkan verecek hale getirecek bir toplum düzenine bağlıdır. Yaratıcı etkinlik, çalışma ve dinlenmenin ritmik bir şekilde birbirini izlemesiyile belirlenmiştir. Yaratıcı iş, yaratıcı sevgi ve yaratıcı düşünce ancak insan, gerektiği zaman, sakin ve yalnız başına kalabiliyorsa mümkündür. İnsanın başkalarını dinleyebilmesi için, her şeyden önce kendisine kulak vermeyi bilmiş olması gerekir; başkaları ile ilişki kurabilmesi için, kendi kendisiyle uyum halinde olması gerekir”.(E.Fromm, Erdem ve Mutluluk, 130-131).

İslam dini, insanın yaratıcı yeteneklerinin insana yaraşır bir biçimde etkin olmasını sağlamak için gelmiştir. Müslüman insan, şiddet ve terörün, yaratıcı yeneneklerini yitirmiş insanların işi olduğunu iyi bilir. Çünkü, İslâm hakkında bilimsel bilgiye sahip olan, İslâmî güzellikleri içselleştirmeyi başarmış olan bir kimse, her türlü aşırılıktan uzak durur. “Yaratıcı sevgi“ ile doğup büyüyen, onu yaşayarak öğrenen, yaratıcı yetenekleri gelişmiş bir insan, yüksek güven kültürü yaratmanın, insanca yaşayabilmenin olmazsa olmaz koşulu olduğunu da çok iyi bilir.


V


Yüksek güven kültürü yaratabilmek, öncelikle ilkeli olmayı başarmak demektir; çünkü ilke olmadan güven olmaz. Kur’an, ilkeleri olan, ilkeleriyle yaşayan insan tipini gerçekleştirmek istemektedir. İlkeler insanı ilkellikten kurtarabilir. Bazen, bize çok basit gibi gelen ilkeler, hayat kaynağı olabilir. Güven kültürünün oluşabilmesi, insanın varlık yapısına uygun birtakım ilkelerin varlığına ve bunların insanlar tarafından benimsenip içselleştirilmesine bağlıdır.

İnsan, sosyal bir varlıktır. Ne derler, “komşu, komşunun külüne muhtaçtır”. Sosyal hayatın sağlıklı yürüyebilmesi için, yüksek güven kültürünün üretilmesi gerekmektedir. Yüksek güven kültürü, insanların birbirlerine olan güvenlerini zedeleyecek birtakım davranışlardan kaçınmakla, sorumluluk bilinciyle hareket etmekle, karşılıklı hak ve hukuka riayetle, sevgi, saygı ve hoşgörüyle gerçekleşebilir. Yüksek güven kültürü, bir arada yaşama bilincine bağlı olarak ortaya çıkar. Kur’an, “Ey inananlar! Birbirinize belirli bir süre için borçlandığınız zaman onu yazınız” buyurmakta; arkasından da şahit tutulması istemekte ve yazma işini tekrar şöyle teyit etmektedir: “Borç büyük veya küçük olsun, onu süresiyle beraber yazmaya üşenmeyin; bu Allah katında en doğru, şahitlik için en sağlam ve şüphelenmenizden en uzak olandır”. (Bakara, 282). İnsan, nisyân ile malüldür; unutabilir; yanlış hatırlayabilir. Bu basit durum, ciddi olarak karşılıklı güvenin zedelenmesine sebep olabilir. Çünkü, yazılı belge olmayınca, her iki tarafın da içtenlikle ikna olması, her zaman mümkün değildir.

Kur’an’dan aldığımız bu örnek, bizlere, güvenin sağlam bilgi temeli üzerine kurulabileceğini göstermektedir. Bu demektir ki, yüksek güven kültürü, ancak hayatın bütün alanlarında sağlam, tutarlı ve doğru olan bilginin etkin olması ile mümkündür. Bilgisizlik ve cehalet, güvensizliğin en önemli kaynakları arasındadır. Dinden kaynaklanan şiddet ve terörün, din konusundaki bilgisizlikten, cehaletten kaynaklandığını söylemeye gerek bile yoktur. İslam gibi insanlara hayat vermek için var olan bir dinin şiddet ve terörü bir şekilde beslemesi, ancak din alanındaki cehaletle izah edilebilir. Çünkü, İslam’ın kelime anlamı bile barış, güven demektir. İslam, insanların “bilmedikleri şeyin arkasına gitmemeleri” gerektiğini açıkça ifade eden bir dindir. Müslüman insan, bilerek inanır, bilerek yaşar. Doğru bilgi, her zaman insanlara güven verir...

Öte yandan, insanlar arası ilişkilerin sağlıklı olabilmesi için, güveni zedeleyecek her şeyden uzak durmak gerekir. Gelecekle ilgili herhangi bir konuda, iki taraf bir görüş birliğine varmış ise, mutlaka bunun da yazıya geçmesinde fayda vardır. Bazen çıkarlar, ayrıntıları unutturabilir. Bu da güvenin en büyük düşmanıdır. Kısaca, işi sağlama almak lazımdır. Hz. Peygamber’in “deveni sağlam kazığa bağla, ondan sonra tevekkül et” sözü önemli bir uyarıdır.

Güven oluşturmak, çok zordur; emek ve özveri ister. Ancak, güvenin yitirilmesi çok kolaydır. Bu güven öyle bir şey ki, bir kez zedelendiği zaman, bir daha eski haline asla gelemez. Tıpkı kristal bir vazo gibi... Kırılmaya görsün, onu bir daha eski haline asla getiremezsiniz.

Kur’an, bizleri ilkeli olmaya davet ediyor. Şu örnek üzerinde biraz düşünelim: Bakara suresi 189. ayet: “..Evlere arkalarından girmeniz iyi değildir; iyi kimse kötülükten sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin; Allah’tan sakının ki muradınıza eresiniz”. Ev, insanın kendisini güven içinde hissedebileceği bir yerdir. Hiçbir şey bu güven ortamını bozmamalıdır. Bunun için gerekli olan ilke, herkesin anlayabileceği kadar basittir: Evlere kapılarından girmek.

İlkeli olmak, aşırılıklardan uzak durmaktır. “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez”. (Bakara, 190). İlkeli insan, bu ilkelerini savaşta bile korumak zorundadır.

Gerçek güven, Allah’ın varlığına inanmakla birlikte oluşan güvendir. “Ey Muhammed! Kullarım sana beni sorarlarsa, bilsinler ki Ben şüphesiz onlara yakınım. Benden isteyenin, dua ettiğinde duasını kabul ederim. Artık onlar da davetimi kabul edip Bana inansınlar ki doğru yolda yürüyenlerden olsunlar”. (Bakara, 186)

Toplumsal hayat, toplumun bütün bireyleri, asgari düzeyde ihtiyaçlarını karşılayabilecek durumda olduğu zaman, sağlıklı bir şekilde yürüyebilir; insanlar da kendilerini güvende hissederek yaşamlarını özgürce sürdürebilirler. Elbette her toplumda, ihtiyacı olmadığı halde hırsızlık yapan, huzursuzluk kaynağı olan insanlar olabilir. Önemli olan, normal insanı, zorunlu ihtiyaçlarını karşılayabilmek için, birtakım olumsuzluklara zorlayacak durumları ortadan kaldırmaktır. Bunun için de, ekonomik durumu iyi olanların, ekonomik durumu iyi olmayanlara yardım etmesi gerekmektedir. Yüce Allah yardımlaşmayı şöyle teşvik etmektedir: “Mallarını Allah yolunda sarf edenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tânenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah’ın lûtfu geniştir. O her şeyi bilendir”. (Bakara, 261). Yaptığımız iyiliği bir buğday tanesi gibi düşünelim. Bu buğday tanesi, her birisinde 100 tane bulunan yedi başak veriyor. Bu demektir ki, bizim iyiliğimizin karşılığı 700 kat olmaktadır. Ancak, bu ödüle layık olabilmek için, karşı tarafı incitmemek gerekir. İnsanoğlu, tuhaftır. Bazen, kaşıkla verip, sapıyla göz çıkarmaktan hoşlanır. Belki, yapılan iyiliğin bilinmesini, takdir edilmesini beklemek masum bir arzudur. Ancak, karşı tarafı minnet altına bırakma noktasına gelince, iyilik, iyilik olmaktan çıkmakta; bir tür eziyete dönüşmektedir. Başkalarına yapılan iyiliğin, işe yaraması, toplumsal hayata kalite kazandırabilmesi için, sırf Allah rızası için yapılmış olması gerekmektedir. “Mallarını Allah yolunda sarf edip, sonra sarf ettikleri şeyin ardından başa kakmayan ve ezâ etmeyenlerin ecirleri Rablerinin katındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eza gelen bir sadakadan daha iyidir. Allah müstağnidir. Halim’dir”. (Bakara, 262-3).

İhtiyaç sahiplerine götürülecek her türlü yardım, onların onurlarını zedelemeksizin yapılmalıdır. Karşıdaki kimseleri minnet altında bırakmak için yapılacak yardımın fazla bir anlamı olmayacaktır. Mü’min insan, sadaka verirken bile ilkeli olmak durumundadır. “Sadakaları açıkça verirseniz ne güzel! Eğer onları yoksullara gizlice verirseniz sizin için daha iyidir. Allah onları kötülüklerinizden bir kısmına karşılık tutar. Allah işlediklerinizden haberdardır”. (Bakara, 271). Yardımın açıkça yapılması, belki de başkalarını da yardım etmeye teşvik amacı taşıyabilir. Ancak, sağ elin verdiğini sol el duymazsa, bu iş gerçek amacına ulaşmış olur. Eskiden bazı camilerde “sadaka taşı” adı verilen, içi oyuk bir taş bulunurmuş. Maddi durumu iyi olanlar, buraya para bırakırlarmış. İhtiyaç sahipleri de el ayak çekildikten sonra gelir, ihtiyaçları kadarını alır giderlermiş. Bu iyi düşünülmüş bir uygulama olmalı...Yardımın gizlice yapılması, toplumda, yüksek güven kültürünün yaratılabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Yardıma muhtaç kimselere yapılan iyilikler, eğer gerçekten iyilik amacıyla, hiçbir karşılık beklemeksizin yapılırsa, toplumda güven kültürün oluşmasına ciddi olarak katkı sağlayabilir. Bunun için de, kendimizi yardım edeceğimiz kimsenin yerine koymamız (empati yapmak) ve “kendi alamayacağımız” şeyi başkalarına vermememiz gerekmektedir. (Bakara, 267). Daha da ötesi, Al-i İmran suresinin 92. ayetinde dile getirilmektedir: “Sevdiğiniz şeylerden sarfe etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. Her ne sarf ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir”. Aslında, başkalarına yardım etmek, bizim “kalplerimizin sağlamlaşması” anlamına gelmektedir. Bu bir anlamda, kendi kendimize yardım etmektir. Malın- mülkün esiri olmamak; onların araç olduğunu; hatta bize bir tür emanet olduğunu bilmek, insanın özgür olmasını sağlar. Araç değerleri, amaç haline getirenler, onların ağırlığı altında ezilirler. İnsan, yerli yerince harcamak için kazanır.

“Allah’ın rızasını kazanmak ve kalblerini sağlamlaştırmak için mallarını sarf edenlerin durumu, yüksekçe bir tepede bulunan, bol yağmur aldığında yemişlerini iki kat veren, bol yağmur yağmasa bile çisentisi düşen bir bahçenin durumu gibidir. Allah işlediklerinizi görür”. (Bakara, 265).

İlk bakışta, başkalarına yardım eden insanın, hiçbir kazancı olmadığı akla gelmektedir. Gerçekten de, siz malınızın bir kısmını, belki de hiç tanımadığınız insanlarla paylaşıyorsunuz; sizin malınız eksiliyor. Bunun size ne faydası olacaktır? Biraz düşündüğümüz zaman, sorunun cevabını kolayca bulabiliyoruz. Şöyle ki, elinizde ihtiyacınızdan fazla olan bir şeyler var ki, onu başka insanlarla paylayabiliyorsunuz. Malın, mülkün, amaç olmadığını, insan için araç niteliği olduğunu derinden anlama imkanı bulabiliyorsunuz. Onların anlamını sorgulama şansı yakalıyorsunuz. Bunlar az şey değildir... Kendinize güveniniz geliyor; güveni yaşayarak başkalarının da güvenle tanışmasını sağlıyorsunuz. “Bence yaşamdaki en büyük ve en doyurucu şey, kişinin kendisinin ötesinde bir anlam. Yalnızca sizin için var olan bir amaç kısa sürede yok olur”.( Charles Handy).

Toplumda güven kültürünün etkin ve kalıcı olabilmesi için, öfkenin, kinin, nefretin kaynaklarının kurutulmuş olması gerekmektedir. Bunun en kestirme yolu, her insanın hayatta kalmasını sağlayacak en temel gereksinimlerinin bir şekilde karşılanmış olmasından geçmektedir. Bu arada, bazı kesimlerin de özel korunmaya alınması lazımdır. Mesela “yetimler” bunların başında gelmektedir. Kur’an, “yetimler” konusuna özel olarak dikkat çekmekte ve şöyle demektedir: “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar, zaten onlar çılgın aleve atılacaklardır”. (Nisâ, 10).

Toplumun çekirdeğini aile oluşturur. Sağlıklı bir toplum ancak sağlıklı ailelerle mümkün olabilir. İnsan, insanı insan yapan temel değerlerle ilk önce aile içinde tanışır; sevgi, saygı ve güveni aile içinde yaşayarak öğrenir.

Daha önce de ifade etmeye çalıştığımız gibi her insan, -erkek olsun, kadın olsun- her haliyle, her şeyiyle tek ve özgün bir varlıktır. Her insan, tek başına inanır. Her insan, kendi günahını çeker. Herkes, zerre kadar iyilik ya da kötülük yapmışsa onun karşılığını görecektir. Her insan, hak ettiği zaman cennete gidecektir. Kısaca ifade edecek olursak, İslam bireyi esas alan bir dindir; iman bireysel, kurtuluş bireyseldir. “Erkek veya kadın, mü’min olarak, kim yararlı işler işlerse, işte onlar cennete girerler, kendilerine zerre kadar zulmedilmez” (Nisâ, 124). Durum böyle olmasına rağmen, bir başka gerçek daha vardır: Her insan –erkek, ya da kadın- tek başına, bir yönüyle eksik bir varlıktır. İnsanın kendini gerçekleştirme serüveni; ya da iyiyi, güzeli, doğruyu gerçekleştirme sınavı, kadın-erkek bütünlüğünün sağlanması yoluyla daha kolay başarılabilecek gibi görünmektedir. İşte, eşler arasında oluşan, Allah’ın varlığının belgesi olan “sevgi ve rahmet” (Rum, 21) üzerine kurulan evlilik, iki özgün bireyin, yine kendileri kalarak, işbirliği, güç birliği yaparak, hayatı paylaşmalarını ve mutluluğu yakalamalarını sağlayan bir kurumdur.

Evliliğin sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi, her şeyden önce, eşlerin birbirlerine güvenmesine bağlıdır. Eşler arasında oluşacak “sevgi ve rahmet” bu güvenin temelini oluşturur. Ancak, insan gerçeği göz önüne alındığında, güvenin sürdürülebilmesi, yüksek güven kültürünün yaratılabilmesi için, karşılıklı hak ve sorumlulukların yasal güvence altına alınmasına ihtiyaç vardır. İşte “nikah”, karşılıklı zaaflardan kaynaklanması muhtemel, güven zedeleyici keyfiliklerin, evliliğe zarar vermesini önlemeye yönelik bir hukuksal güvencedir. Hukuk açısından anlamı ve önemi olmayan nikaha, nikah demek mümkün değildir.

Kur’an’da, Hucurat suresinin 13. ayetinde şöyle buyrulmaktadır: “Ey İnsanlar! Biz sizleri bir erkekle bir kadından yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz Allah katında en değerliniz, Allah’a en çok saygı duyanınızdır”. Bu ayet, insanın kadın ve erkekten meydana geldiğini, yaratılış olarak birinin diğerinden herhangi bir üstünlüğünün olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu gerçeğe, Bakara suresinin 187. ayetinde, farklı bir açıdan dikkat çekilmekte ve “Kadınların erkekler için, erkeklerin de kadınlar için örtü” olduğundan söz etmektedir (Bakara, 187). Aile, insan neslinin sağlıklı bir şekilde devamını sağlamaktadır. Yüksek güven kültürünün tohumları aile içinde atılmakta ve yine öncelikle aile ortamında yeşermektedir.

Yüksek güven kültürü yaratmayı başarabilen toplumlar, yeni bir uygarlık için gerekli olan ortamı bir ölçüde sağlamış olurlar. Böyle bir ortamda, dinsel şiddetten söz etmek mümkün olabilir mi? Kaldı ki İslam dini, “dinde zorlama olamayacağını“ asırlar önce açıkça ilan etmiştir. İnsanın insanlığını gerçekleştirebilmesi için, öncelikle can ve mal güvenliğine ihtiyaç vardır. Güvenli bir ortam olmadan, iyinin, güzelin ve doğrunun yakalanabileceğini düşünmek mümkün olmaz. İslâm dini, getirmiş olduğu bireysel ve toplumsal önerileriyle, insanın saygınlığına uygun, adaletin sağlandığı güvenli bir ortamın teminini esas almıştır. Bu ortam sağlanırken, toplumun daha ileriye götürülmesi gibi bir amaç olsa bile, şiddetten ve terörden yardım bekleme, kesinlikle söz konusu değildir. Hiç bir insan, ne Müslüman olması için, ne de İslâm'ı yaşaması için zorlanabilir. "Dinde zorlama yoktur; artık hak ile bâtıl ayrılmıştır. Putları inkar edip Allah'a inanan kimse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah işitendir, bilendir" (Bakara, 256) âyetinde vurgulanan, "dinde zorlama yoktur" hükmü, insanın olduğu her yerde geçerlidir. Bir kimseyi, baskıyla, şiddet kullanarak Müslüman olmaya zorlamak ne kadar akla ve vahye aykırı ise, aynı şekilde, namaz kılmak, oruç tutmak gibi konularda zorlamak da akla ve vahye aykırıdır. Müslüman , bilerek ve isteyerek ibadetleri yerine getirir.

Hz.Peygamber'in hayatını incelediğimiz zaman, ne Müslümanlar açısından kelimenin tam anlamıyla zulüm ve işkence dönemi olan Mekke devrinde, ne de Müslümanlarının yıldızının parladığı Medine döneminde, şiddet ve terörün yeri olduğunu görürüz. Hz. Peygamber, güç koşullarda da, uygun ortamlarda da, "insanın doğal saygınlığını" zedeleyecek eylemlerden, hem kendisi uzak durmuş; hem de müslümanları uzak tutmuştur. Hz.Peygamber, Uhut Savaşı sonrası, şehit düşen bazı müslümanların kulaklarının, burunlarının ve diğer bazı organlarının kesildiğini, çok sevdiği Hz.Hamza'nın ciğerlerinin söküldüğünü gördüğü zaman bile, çok üzülmesine rağmen, Müslümanların öfkeyle de olsa insan saygınlığına zarar verecek taşkınlıklar yapmamalarını istememiş, onları bu konuda hemen uyarmıştır. Hz. Peygamber, "insan"a saygının, insan olmanın gereği olduğunu her davranışıyla ortaya koymuştur.

Mekke'den Medine'ye hicret, sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın kaderinde etkili olan önemli dönüm noktalarından birisidir. Medine'ye gelen Hz.Peygamber, hemen, Medine'nin ileri gelenlerini toplayarak, insanca yaşayabilmek için gerekli ortamı hazırlamak amacıyla bir sözleşme yapılmasını sağlamıştır. Tarihe "Medine Vesikası" olarak geçen bu sözleşme, Müslümanların olduğu bir yerde hukukun üstün tutulacağının ve adaletin sağlanacağının; şiddetin ve terörün olamayacağının, olmaması gerektiğinin bir belgesi olarak anlaşılmalıdır.

İslâm toplumlarında, toplumsal boyut taşıyan şiddet ve terörün, din anlayışında, marjinal-çarpık oluşumların ortaya çıkmasıyla birlikte kendisini gösterdiğini söylemek mümkündür. İlk defa, Haricîler adı verilen grup, sadece kendilerinin ve kendileri gibi düşünenlerin müslüman olduklarını, sadece kendi yaşadıkları bölgenin "İslâm bölgesi" (Dâru'l-İslâm), diğer insanların yaşadıkları yerlerin de "Küfür bölgesi" (Dâru'l-Küfr) olduğunu ileri sürmüşler; kendileri gibi düşünmeyenlerin, kanlarının, canlarının ve mallarının helal olduğunu, onların sorgusuz sualsiz öldürülebileceğini (isti'raz) iddia etmişlerdir. Haricilerin, kendileri gibi düşünmeyenleri, hiç tereddüt etmeden öldürdüklerine dair pek çok örnek vardır. Bunlardan birisi Abdullah b.Habbab b.Eret'tir; hamile olan hanımının gözü önünde acımasızca öldürülmüştür; daha sonra da hanımı öldürülmüştür. (Bağdadî, Mezhepler Arasındaki Farklar, çev. E.Ruhi Fığlalı, s.56,Ank.1991)

İslâm Tarihinde, vahiyle irtibatı kaybolmuş aşırı görüşlere sahip olan birtakım mezheplerin, görüşlerini yayabilmek için, şiddet ve terörü araç olarak kullandıkları bilinmektedir. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisine, Selçuklular zamanında rastlıyoruz. Alamut kalesini bir terör üssü haline getiren Batinilerin lideri Hasan Sabbah, çeşitli yöntemler kullanarak kandırdığı gençleri afyon içirerek yalancı cennetine gönderiyor, daha sonra kendi emirlerine harfiyyen uymak şartıyla, ebediyyen bu tür cennetlerde yaşayacaklarını söylüyordu. Böylece kandırılan gençler, Hasan Sabbah'ın her emrini, hiç tereddüt etmeden yerine getiriyorlardı. Selçuklu Sultanı'nın, Hasan Sabbah'a gönderdiği bir elçinin huzurunda yapılan gösteri, bazı insanların şartlandırıldıkları zaman nasıl robot kesildiklerini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Hasan Sabbah'tan terör eylemlerine son vermesini isteyen Selçuklu elçisine, bir gösteriyle cevap verilir: Hasan Sabbah'ın "haydi cennete!" emri üzerine, gençler, peşpeşe kendilerini sarp kayalardan aşağıya bırakırlar... Bunun üzerine Hasan Sabbah, kendisine ölesiye itaat eden çok sayıda gencin olduğunu belirterek Selçuklu devletine meydan okur.

Bu olumsuz örnekler, insanın, insanı insan yapan yüksek evrensel değerler konusunda duyarlılığını yitirdiği zaman, kolayca şiddet ve terör bataklığına saplanabileceğini göstermektedir. İşin gerçeği, şiddetin ve terörün dini, imanı olmaz. Bu kelimenin tam anlamıyla, bulaşıcı bir hastalık gibidir. Çaresi de, yüksek güven kültürünün yaratılabildiği, sevgi, saygı, hoşgörü ve adaletin içselleştirildiği bir ortam yaratmak; şiddetin ve terörün yaşam biçimi haline dönüşmesini engellemektir. Hz. Muhammed, sağlığında, bunu gerçekleştirmeye çalışmıştır. Kendisinin peygamber olmadan önceki lakabı “el-Emin“dir. İslam‘ın öne çıkan anlamlarından birisi de, barış ve güvendir.

Yüksek güven kültürünün yaratılması, yaratıcı sevginin ortalığı sımsıcak sarmasına, insanın yaratıcı yeteneklerinin en üst düzeyde etkin kılınmasına ve insanın insanca yaşayabileceği bir ortamın oluşturulmasına imkan sağlar.

VI


İnsanın madde üzerindeki tasarruf gücü, onun bu gücü zaman zaman toplumsal alanda da kullanmasına imkan sağlamaktadır. Bir kayayı yerinden sökebilmek, bazen gereğinden fazla güç kullanmayı gerektirebilir. Böylesi durumlarda aletler insana yardımcı olur. İnsan, sabırla bazı hayvanları ehlileştirmeyi de başarabilmiştir. Bunun için de, bazen aşırı ölçüde güç kullanılmıştır. İnsanın gücünün farkında olması, bu gücün eğemenlik aracı olarak kullanılmasını kolaylaştıran bir unsur olmalıdır. Ancak, insan ilişkilerinde esas olan bilginin gücünden yararlanmayı bilmektir.

Şiddetin ve terörün esas sebeplerinden birisi, engellenme duygusudur. Engellenen insan, zayıf ise, önündeki engeli kaldırabilmek için her yolu deneyebilir.

Bir diğer sebep, insanın hırsı ve açgözlülüğüdür. Daha güçlü olma, daha çok şeye sahip olma isteği hırsa dönüştüğü zaman, akıl ve değerler devre dışı kalabilir. Şiddet ve terör, hırslarına mağlup olan gözü dönmüş aç gözlü insanın içine yuvarlandığı bir bataklıklıtr.

İnsanı hayata bağlayan en önemli öge, hayatın anlamlı bulunmasıdır. Din, insan hayatına anlam kazandırır. Bir başka ifadeyle din, insanın anlam arayışına cevap vermek vardır. Bu doğrultuda düşünüldüğü zaman, insanın kendisinin bizatihi bir değer olduğu, Tanrı’nın en güzel şekilde, « halife » olarak yaratttığı seçkin bir varlık olduğu açıkça görülebilir. Bu sebepten Islam, insanın insanca yaşayabilmesinin gereği olan güvenliği, sevgiyi, barışı esas alan bir dindir. İnsan, insanlığını gerçekleştirebilmek, yaşam sınavını başarı ile tamamlayabilmek için hayatta kalmak zorundadır. Tanrı insana, potansiyel bir ömür vermiştir. Bu potansiyel zaman dilimini verimli kullanmak, ya da kullanmamak insanın elindedir. İnsana düşen, içinde bulunduğu ortamı, insanca yaşayabileceği hale getirerek, bütün gücünü hayatta kalabilmek ve iyiyi, güzeli, doğruyu gerçekleştirebilmek için kullanmaktır. Kur’an’ın « salih amel » dediği iyi işler, ancak hayatta kalarak başarılabilir. Müslüman, hayatının bütün aşamalarında onurlu bir şekilde « yaşamak » ve iyi işler yapmak için çalışır. İslam, intiharı ve intihar sayılabilecek her türlü eylemi yasaklamıştır. Kendisi ile birlikte pek çok masum insanın da ölümüne yol açan « canlı bomba » türü intihar eylemlerini, İslami açıdan meşru görebilmek hiç mümkün değildir. Öyleyse, bu tür eylemlerin arka planında yatan anlam yoksunluğunu ve önemli bir motivasyon kaynağı olan « yanlış anlam »ları iyi irdelemek gerekmektedir.

İnsan, iyiyi de, kötüyü de gerçekleştirme potansiyeline sahip olan bir varlıktır. Ancak, insan doğasının ibresi, genellikle iyi, güzel ve doğru olanı gösterir. Bu duruma, bazen sağduyu, bazen vicdan, bazen de duyarlılık adı verilebilir. Aslında, her insan, bir şekilde neyin doğru, neyin yanlış; neyin iyi, neyin kötü olduğunu fark eder. Bir yanlış yaptığımız zaman içimizden bir ses bize yaptığımızın yanlış olduğunu söyler. Ne var ki, çıkarlarımız, hırslarımız, sosyal durumumuz, makamımız, ünvanımız bu sesin duyulmasını engelleyebilir. İşte bu durumun kalıcı hale gelmesinin adı, Kur’an’ın ifadesiyle « kalbin mühürlenmesi »dir. Kalbi mühürlenen insan çelişkileri göremez. Kalbi mühürlenen insan, ölçüyü kaybetmiştir ; sınırlarını bilemez. Kalbi mühürlenen insan, hırslarına, zevk ve ihtiraslarına mağlup olan insandır. Şiddet ve terör, insanın insani duyarlılıklarını yetirmesi sonucu ortaya çıkan arızi bir durumdur. Hiçbir insan doğuştan terörist olmaz. Hiç bir insan, yaratılışı gereği şiddetten zevk almaz, şiddete maruz kaldığı zaman mutlu olmaz. Öyleyse, gücün yersiz kullanılması olan şiddet, onun daha ileri bir aşaması olan terör, öğrenilen bir şeydir. İnsanlar, hiçbir zaman durup dururken şiddet yanlısı, ya da terörist olmazlar.

İnsan, büyük ölçüde içinde yetiştiği ortama göre şekillenen bir varlıktır. Yüksek güven kültürünün yaratılamadığı sevgiden yoksun ortamlar, insanları şiddete ve teröre yatkın hale getirebilir. Sevgiyi ve saygıyı yaşayarak öğrenemeyenler, doğal olarak kini, nefreti ve şiddeti daha kolay öğrenebilirler. Yaratıcılığın engellenmesi, güvensizlik, kaybedecek hiçbir şeyi olmamak, yoksulluk şiddet ve terörün tetikleyicilerinin başında gelmektedir. İşin içinde güçlü motivasyon kaynağı olan birtakım « ödüller »de varsa, şiddet ve terör, doğal, sıradan bir olay olarak algılanabilir.

İnsanların insanca yaşayabilmeleri, yüksek güven kültürü yaratmadaki başarılarına bağlıdır. Bu ise, ancak içinde bulunulan ortamın insanı insan yapan yüksek evrensel değerlere duyarlı ; sevgi ve saygının içselleştirildiği ; dürüstlüğün, adaletin yaşam biçimi haline geldiği ; hukukun üstünlüğünün, insan hak ve özgürlüklerinin genel kabul gördüğü bir ortam olmasına bağlıdır. Şiddete ve teröre yatkın insanlar mazeret bulamadıkları zaman, tetikleyici ögeler etkinliklerini yitirirler.

Bütün canlılar gibi insanın da en temel çabası, hayatta kalabilme arzusunda düğümlenir. Yaşam tehlikeye girdiği zaman, her türlü ölçü devre dışı kalır. Her insan, her ne pahasına olursa olsun, yaşamak ister. Bu demektir ki, insanın varlığı söz konusu olunca, şiddet de, terör de, kolayca akla uygun hale getirilebilir. Öyleyse, bu bataklığı kurutabilmenin olmazsa olmaz koşulu, insanların yaşamlarının güvence altına alınmasıdır. Bir başka ifadeyle, varlıkları tehlikede olan insanlar, hayatta kalabilmek için, akla gelebilecek her yolu denerler. Öyle ki, bu tehdit, şiddet ve terörün doğal bir durum olarak değerlendirilmesine; cihat, şehitlik gibi nitelendirilmesine yol açabilir.

İslam dini, insanların en iyi şekilde insanlıklarını gerçekleştirmelerine katkı sağlamak, insanca yaşayabilmenin ortak paydasını insanlara kazandırmak için var olan bir dindir. İslam’a göre esas olan “hayat”tır. Kur’an, bir tek insanın haksız yere öldürülmesinin, bütün insanlığın öldürülmesine eşdeğer olduğuna dikkat çeker. Bunun tersi de doğrudur: Bir tek insanın hayat bulması, hayatta kalması, bütün insanlığın hayatta kalması gibidir. Müslüman insan, ancak hayatta kalabilmesi için mutlaka öldürmesi gerekiyorsa, yaşayabilmek için bir başkasını öldürebilir. Müslüman insan, savaşa ölmek, şehit olmak için değil; yaşamak için gider; ölürse şehit olur. Müslüman insan, her ne sebeple olursa olsun, hiçbir masum insanın öldürülmesini düşünemez.

Pazartesi, 09 Kasım 2015
Uzun bir yapılandırma sürecinin ardından web sayfamız tekrar yayında. Güncelleme süresince yaşayabileceğiniz içerik ve görünüm sıkıntıları için özür dileriz.

En Çok Okunanlar

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim