• 1
  • 2

Öne Çıkan Makaleler

Danimarka’da yayınlanan 12 karikatür, İslam dünyasını ayağa kaldırdı. Karikatürler, sanki Müslüman insanın damarına basmak için özenle çizilmişti. Önce Danimarka’nın önde gelen gazetelerinden Jylland-Posten’de, sonra da, Avrupa Birliği üyesi ülkelerden bazılarında yayınlanan karikatürler, Hz. Muhammed’e ve Kur’an-ı Kerim’e yönelik -en hafif ifadeyle- “saygısızlık” olarak kabul edilecek nitelikler taşıyordu. Karikatürleri yayınlayanlar ve yayınlanmasını destekleyenler, bu davranışı doğrudan düşünce ve ifade özgürlüğü ile irtibatlandırıyorlar; özgürlüklere saygının esas alındığı bir ülkede özgür basın tarafından yayınlandığını söylüyorlardı.

Nitekim Rasmussen, Spıegel dergisindeki söyleşide, “Bütün protestocular, Danimarka hükümetinin özgür basını kontrol etmeye niyetli olmadığını anlamalıdırlar” diyordu. Diğer taraftan, bütün Müslümanlar da, bu karikatürlerle Hz. Muhammed’e saygısızlık yapıldığı gerekçesiyle, ayağa kalkmışlar, protesto eylemlerine girişmişlerdi; yer yer Danimarka mallarının boykot edilmesi çağrısı yapılıyor; Danimarka Hükümetinin özür dilemesi isteniyordu. Olay, doğru anlaşılmaması için her şey sanki önceden planlanmışçasına, gittikçe daha karmaşık hale geliyor; bir yandan “medeniyetler çatışması” senaryosunun işlemeye başladığı, “İslam’ın terör ve şiddet üreten bir din” olduğunun ortaya çıktığı dillendiriliyor; öte yandan Batı’nın İslam’a ve Müslümanlara karşı önyargılı olduğu, sürekli çifte standart uyguladığı belirtiliyordu. Sonuçta, haftalardır konu gündemden düşmüyor; İslam dünyasındaki tepkiler, yuvarlanan kar topu misali çığ gibi büyüyor; olay, dış politika malzemesi olarak kullanılmaya başlanıyor ve en kötüsü, ölenler, öldürülenler oluyor... Dünya, küreselleşmenin yeni anlamlarını, kana bulanmış tecrübelerle farketmeye başlıyor..

Batı’nın meseleye bakışı, doğrudan düşünce ve ifade özgürlüğü çerçevesinde şekillenmektedir. Karikatürlerin Batı’lı “akılcı değerler”le çelişmediği, Hz. Muhammed’e hakaret etmek gibi bir amaç taşımadığı belirtilerek, Müslümanların olayı büyütmesinin başka sebepleri olduğuna dikkat çekilmektedir. Öyle ki, bu karikatürlerin Müslümanların “dogmalar”ını sorgulamalarına vesile olacağından tutun da, Suriye ve İran’ın dikkatleri başka yöne çekebilmek için konuyu istismar ettiği yazılıp çizilmektedir. Daha da ötesi, Müslümanların gösterdikleri tepki, doğrudan “Aşırı İslamcılık” olarak nitelendirilmekte; karikatürlerin “Ilımlı (Moderate) İslam” konusunda bir ölçüt olduğu hatırlatılmaktadır. Kısaca söyleyecek olursak, başta Danimarka olmak üzere Batı, Müslümanların niçin bu kadar tepki gösterdiklerini ya gerçekten anlayamıyor; ya da bilinçli olarak anlamak istemiyor. Dışarıdan bakınca, Müslümanların sergiledikleri tavırların da pek kolay anlaşılabilecek gibi olmadığını hatırlatmakta fayda vardır.

Müslümanlar, karikatür olayını, doğrudan İslam’a ve onun Peygamberi’ne saldırı olarak algılamışlardır. Peygamber sevgisinin teolojik temellerini Kur’an’dan aldığını bilmeyen insanların, Müslümanların tepkilerini anlamaları pek mümkün değildir. İslam’ın ondört asrı aşan tarihsel serüveninde, Peygamber sevgisi, çoğu zaman, din anlayışının en temel belirleyici ögelerinden birisi olmuştur. Kur’an’da, Hz. Peygamber’e uymak/itaat, doğrudan Allah sevgisi ile irtibatlandırılmıştır. Hz. Peygamber’in, rahatsız olmasına rağmen, insanları incitmemek amacıyla ya da Allah’ın uyarısına muhatap kalmaktan çekindiği için insanlara söyleyemediği bazı davranışlar, Kur’an’da dile getirilmiş ve bazı Müslümanlar, bazı davranışlarından dolayı uyarılmışlardır. Kur’an’da Hz. Muhammed, “örnek” alınacak kimse olarak gösterilmiştir. Müslümanlar, Hz. Muhammed’in adını her duyduklarında, ona salatu selam getirmişler; dua etmişlerdir. Hz. Muhammed, hem sağlığında, hem de vefatlarından sonra, insanlık tarihinde benzeri olmayan bir sevgi yumağının içinde olmuştur. Bu öyle bir sevgidir ki, onu canından çok seven Müslümanlar, sağlığında, onun kılına zarar gelemesin diye, vücutlarını siper yapmaktan çekinmemişlerdir. Uhud’da, Hz. Peygamber zor durumda kalınca onun etrafında etten duvar ören Müslümanlar arasında bir kadın sahabe de vardır ve orada şehit olmuştur. Temelini Kur’an’dan alan bu sevgi, Hz. Peygamber’in vefatından sonra gittikçe büyüyerek Müslümanların gönül dünyalarını süslemiş; zaman zaman şiir olmuş, mevlit olmuştur. Yunus’un şu dizeleri, Müslümanların gönül pınarlarından süzülüp gelen nağmelerin en güzel örneklerinden birisi sayılabilir: “Arayı arayı bulsam izini, / İzinin tozuna sürsem yüzümü, / Hak nasib eylese görsem yüzünü; / Ya Muhammed! Canım arzular seni”.

Peygamber sevgisi, tarihsel akış içinde, Müslümanların temel ortak paydalarından birisi olmuştur. Hz. Peygamber’e yönelik olduğu bilinen bir saygısızlığın, her Müslümanı bir şekilde rahatsız etmesi; bütün Müslümanların tepkisine yol açması son derece doğaldır. İçeriden bakıldığında, anlamlı ve anlaşılabilir bir tavır olduğu kolaylıkla söylenebilir. Müslümanların tepkilerini ortaya dökmelerinin de, küreselleşmenin boyutları düşünülürse, yerinde olduğu görülebilir. Sorun, tepki koymakta değil; tepkinin şeklinde ve dozunu ayarlayıp, ayarlayamamaktadır. Hele bu gösterilerde Müslümanların ölmesini, kiliselere, büyükelçilikleri saldırılmasını; her türlü şiddet içeren tavır ve tutumları anlamak mümkün değildir.

Kur’an, putperestlerin putlarına sövülmesini yasaklamıştır. Buradan çıkarılabilecek en önemli ders, “putlara saygı duymayabilirsiniz, ancak, onlara saygısızlık etmeyin” şeklinde özetlenebilir. Kur’an gibi, indiriliş amacı Tevhid’i egemen kılmak olan bir kitabın, putperestlerin putlarına sövülmesini yasaklaması, üzerinde durulması ve düşünülmesi gerekli olan bir husustur. Müslümanlar, Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna inandıkları gibi, Hz. İsa’nın da, Hz. Musa’nın da peygamber olduklarına inanırlar ve onlara saygı gösterirler. Hal böyle iken, Hz. Muhammed’e yapılan bir saygısızlığın “düşünce ve ifade özgürlüğü” adı altında gizlenmeye çalışılmasına, bir Müslümanın anlayış göstermesi pek mümkün değildir.

Tarihsel arka plan, karikatür krizinin derinleşmesinin sebeplerinden birisidir. Müslümanların önemli bir kısmının yaşadığı “uygarlaştırma” kılıfındaki “sömürgeleştirilme” tecrübesinin izleri henüz silinmeden, “terör bataklarını kurutma”, “demokrasi getirme” iddialarının perdelediği yeni bir egemenlik hamlesi, “İslam’ın reforma ihtiyacı olduğu” şeklindeki dış dayatmalarla bütünleşince, tepkinin niçin bu kadar keskin ve derin olduğunun biraz daha kolay anlaşılması gerektiğini düşünmek mümkün hale gelmektedir. İslam’a yönelik, dışarıdan gelen birtakım öneriler, doğru olsa bile Müslümanların şiddetli tepkilerini çekmektedir. Dışarıdan gelen İslam’a yönelik her şey, bir tür saldırı olarak algılanmaktadır.

Tarihsel arka plan, ister istemez Hitler sonrası Batı’da, Yahudi düşmanlığının, yerini İslam düşmanlığına bıraktığını düşündürmektedir. Özellikle Doğu Bloku çöktükten sonra, düşman arayışı İslam üzerine odaklanmıştır. 11 Eylül, aranan düşmanın bulunduğu bir tarihtir. “Usame b. Ladin Amerika’ya saldırarak birkaç bin kişiyi öldürdüğünde, iki şey daha yapmış oldu. Gorbaçov’un yarattığı boşluğu açıkça tehlikeli bir düşmanla doldurdu ve Amerika’nın kimliğini Hristiyan bir ulus olarak tanımlamış oldu”. (Samuel P. Huntington, Biz Kimiz?, çev. A. Özer, İst. 2004, 356). 11 Eylül’den itibaren sistemli olarak yürütülen “İslam’ın şiddet ve terörü besleyen bir din olduğu” şeklindeki kampanyaları düşünecek olursak, karikatür krizi ile doruk noktasını yakalayan İslamofobi’nin insanlığın sonunu hazırlayabilecek nitelikte tehlikeli bir tuzak olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Uygarlıklar çatışması tezi, İslamofobi’nin akıtacağı kanla beslenecektir. Karikatürleri protesto ederken akan Müslüman kanı da, Müslüman öfkesine maruz kalan başka dinlere mensup insanların kanı da, eğer sağlıklı düşünülmezse, bütün insanları boğabilecek niteliktedir.

İnsanların, insanca yaşayabilecekleri bilinen tek yer, evrenin boşluğunda, kendi halinde dönüp duran küçücük dünyamızdır. Henüz yaşayabileceğimiz yeni bir yer keşfedilmedi. Öyleyse bu dünya üzerinde yaşamaya mahkumuz. Bu geminin dibi delinirse, hiç kimsenin yaşama şansı olmadığını artık anlamak durumundayız. Bunun açık anlamı şudur: Ya bu dünyada, diğer insanlarla birlikte insanca yaşamayı öğreneceğiz; ya da hep birlikte yok olacağız. Küreselleşme, belki de insanlık tarihinde ilk defa, “yok oluşu” küresel ölçekte düşünmeyi bir zorunluluk haline getirmiştir. Artık, her insanın yaptığı her şey, bir şekilde herkesi ilgilendirmektedir. Artık, her insan, hem kendi geleceğini, hem de bütün insanlığın geleceğini birlikte düşünmek zorundadır.

Küreselleşme, gücü elinde bulunduranlara, dünyayı istedikleri gibi biçimlendirebilecekleri zehabını vermiştir. Bu doğrultuda, Batı uygarlığının insanın ve eşyanın varlık yapısı ile bağdaşmayan “insan”, “bilim”, “teknoloji” “tabiat”, “uygarlık” ve “evren” tasarımı, maalesef küçük dünyamızı yaşanılabilir bir yer olmaktan çıkartmaya başlamıştır. Batı, insanlığı sömürerek elde ettiği zenginlikleri ve gücü kimseyle paylaşmak istemediği gibi; şampiyonluğunu yaptığı “demokrasi”, “laiklik”, “hukukun üstünlüğü”, “insan hakları” gibi birtakım yüksek değerleri, bu değerleri korumak ve geliştirmek adına tahrip etmekte; hem kendi bindiği dalı kesmekte, hem de bütün insanlığı kaosa ve kıyamete sürüklemektedir. Bu durum, doğal olarak yaşamak, hele hele insanca yaşamak isteyen herkesi, sorumluluklarının farkında olmaya çağırmaktadır. Yaşamak isteyen her insan, gücü nisbetinde insanlığın kaderine sahip çıkmak, insanca yaşayabilmenin temel ortak paydasının “insan olmak onuru” olduğunu bilmek ve herkese de bildirmek zorundadır. Bu zorunluluk, din, dil, cinsiyet, ırk, sosyal statü ayrımı gözetmeksizin, düşünebilen, gerçekleri görebilen her insanı, mutlaka bir şeyler yapmaya çağırmaktadır. Ancak, unutmamak gerekir ki, tek başına istenilen sonuçların elde edilmesi pek mümkün değildir. Öyleyse, sinerji oluşturabilecek düzeyde rasyonel örgütlenmelere ihtiyaç vardır. Dünyadaki bütün “düşünebiliyorum, kendi varlığımın farkındayım, insanlığın geleceği için bir şeyler yapmak istiyorum”, diyen insanlar, insanlığın geleceği üzerinde kafa yorarak enerjilerinin ortak bir kanala akmasını sağlayabilirler.

İnsanların bu dünyada insanca yaşayabilmelerinin olmazsa olmaz koşulu, insan yaşamına kasdetmeyen her insanın yaşamının kutsal olduğu kabulünden geçmektedir. Bütün insanlar, her insanın insanca yaşayabilmesi için gerekli olan asgari koşulları sağlayabilmek için seferber olmak zorundadırlar. Bütün inanlığın uzlaşı kültürüne ihtiyacı vardır. Bunun yolu da, insan yaşamının kutsal olduğu temelinde “kendin için istemediğin bir şeyi, başkaları için de istememek” ilkesini içselleştirmekten geçmektedir.

Batıda yükselen İslamofobi, bir yandan Avrupa’nın artık yaşlandığını gizleyemeyecek hale geldiğini, ABD’nin, varlığını yüksek teknolojiye endeksleyerek bir tür “güç sarhoşu” olduğunu açıkça gözler önüne sermekte; diğer yandan da, sorumluluklarının bilincinde olan bütün onurlu insanları, sağduyu ile hareket ederek, insanlığın geleceği için bir şeyler yapmaya çağırmaktadır. Bireylerin ve toplumların, en zayıf anlarında akıldışı bir saldırganlığın içine sürüklendiklerini hatırlamakta fayda vardır. Yükselen İslamofobi, Batı’nın batarken, yakarak, yıkarak, yok ederek yok olacağını düşündürmektedir. Müslümanlar, Kur’an’daki kurucu ilkelerden hareketle, bütün insanlığı kucaklayacak, soylu anlam arayışına cevap teşkil edecek, sağlıklı bir din anlayışı üreterek, insanlığın beklentilerine cevap vermeyi başardıkları zaman, pek çok sorunun kendiliğinden çözüme kavuşacağı da düşünülebilecek bir diğer husustur.

Pazartesi, 09 Kasım 2015
Uzun bir yapılandırma sürecinin ardından web sayfamız tekrar yayında. Güncelleme süresince yaşayabileceğiniz içerik ve görünüm sıkıntıları için özür dileriz.

En Çok Okunanlar

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim