• 1
  • 2

Öne Çıkan Makaleler

"Ey Muhammed! Sen öğüt ver ! Esasen sen sadece bir öğüt vericisin. Sen onlara zor kullanacak

değilsin ".

Ğaşiye,21-22

I

İnsan,”oluş” halindeki bir varlıktır. İlk hücrelerin teşekkülüyle birlikte başlayan bu sürecin ilk aşaması, insanın son nefesini vermesiyle birlikte tamamlanmış olur. İnsanoğlu, değişmeyi farketmese bile, hem fizyolojik, hem de psikolojik yönden sürekli yenilenir, tazelenir. Her insan, her an yeni bir insandır. Bu durum, insanoğlunun “kendini gerçekleştirmesi”ne, kendini "inşa" etmesine imkan sağlamaktadır. İnsanın yaratılış amacı, ömür denilen kısa zaman diliminde, toplum içinde, kendini gerçekleştirme, "inşa" etmedir. Bu bağlamda din, insan için, bir “araç” niteliği taşımaktadır. ”Oluş” halindeki bireylerden oluşan toplum da, doğal olarak sürekli değişen bir toplum olacaktır. Din, değişimi etkileyen ve değişimden de etkilenen bir olgu olarak iki yönden bu değişim sürecinin içindedir. İnsanlık tarihi boyunca, nerede toplu halde yaşayan insanlar varsa, orada mutlaka "din" de var olmuştur. İnsanlar, insanca yaşayabilmek için, "din"e muhtaçtırlar. Din, uygarlıkların mayasını oluşturmuştur. Din, çift yönlü kesen bir kılıç gibidir; doğru anlaşılmadığı zaman, dinamik boyutu kaybolur ve her türlü gelişmenin önünü tıkayabilir. Din, insan fıtratına uygun olarak anlaşıldığı zaman, bireyin yaratıcı yeteneklerini en üst seviyeye çıkartır.

Din, insanların birbirlerini anlayabilmeleri için gerekli olan temel iletişim kodlarını bünyesinde taşır. Dini bilen insanlar, din konusundaki tavırları ne olursa olsun, birbirlerini daha kolay anlayabilirler. Din, insanların anlam arayışlarına cevap verir. Din, insanların geçmişi doğru anlamalarına katkıda bulunur ve geçmişin esiri olmamak için onları uyarır. İslam dini, Allah katından Hz. Muhammed(s.a.s)'e gelen vahyin etrafında şekillenmiş olan

dinamik bir dindir. İki önemli kaynağı vardır: Vahiy ve akıl. Vahiy, dinin özünü içerir. Müslüman insan, vahyi aklıyla anlar, vahiyden yararlanarak kendi din anlayışını kurar. Bu alandaki kurumlaşma insan işidir. İslâm, her zaman ve mekanda yeniden anlaşılmak durumundadır. Kur'an, insanın, insanı, eşyayı, olay ve olguları doğru anlamasına, doğru düşünmesin  imkan sağlamak; evrendeki konumunu doğru tespit etmesine yardımcı olmak; geçmişin esiri olmaktan kurtarmak için Allah katından gelmiş olan bir "öğüt"tür; “rehber”dir; bir "uyarı" kitabıdır. Hz. Muhammed, Allah katından almış olduğu vahiyle insanları uyarmıştır. İslâm, sorun yaratmak için değil, sorun çözmek için gelmiş olan bir dindir. Bunun için İslâm'ın, bilimsel yöntemlerle doğru olarak anlaşılması gerekmektedir. İslam dini, toplumsal planda, adaletin gerçekleştirildiği ahlâklı bir toplumu hedeflemiştir.

İslâm dini, siyasî meseleleri insana bırakmıştır. İnsan, insanca yaşayabileceği siyasî yapılanmayı, vahiyden ve insanlığın tarihin başlangıcından bu yana ulaştığı bilgi birikiminden yararlanarak gerçekleştirecektir. Kur'ân, bir hukuk kitabı değildir. Kur'ân'da yer alan hukukla ilgili âyetler, Kur'ân'daki haliyle "hukuk" ifade etmez. Bunların hukuk ifade edebilmesi için, hukuk alanına taşınması, hukuk diline tercüme edilmesi, hukuk mantığı ve içinde yaşanılan gerçeklikle yoğrularak hukuk kalıplarına dökülmesi gerekmektedir. Bu bakımdan, İslâm Hukuku, beşerî bir hukuktur. İslâm, adaletin tesisi için, bağımsız yargının mevcut olmasını ve hukukun üstünlüğünü bir zorunluluk olarak görür Kur'ân'ın muhatabı, toplumda mevcut olan herhangi bir kurum değil; bireydir. Hukukla ilgili âyetlerden birey öncelikle "öğüt" olarak yararlanır; ona dayalı olarak fikir üretir, değerler üretir. Müeyyidelerin uygulanması, bireyin işi değildir. Ceza, -eğer hukuktan söz edilecekse- bireyler tarafından değil, hukukla ilgili kurumlar tarafından belirlenir, tatbik edilir. Aksi taktirde, toplumda kaos ve anarşi çıkar; hukuktan söz edilemez.

İslâm’ı doğru anlayabilmek için, Kur’ân’a, Kur’ân’ın istediği perspektiften bakmayı öğrenmemiz lazımdır. Allah kelamı olan Kur’ân’ın anlaşılmak için indirilmiştir. Kur’ân’ı anlamaya çalışmanın hiçbir ön koşulu yoktur. Her insan, yeteneklerine, bilgi birikimine, ilgi yoğunluğuna bağlı olarak Kur’ân’ı anlamaya çalışır. Kur’ân’ın her türlü yorumu beşerîdir. Ebû Hanife’nin ifadesiyle, “Tenzil’in inkarı söz konusu olmadığı müddetçe, te’vilin inkarı küfrü gerektirmez”. Din anlayışındaki farklılaşmaların kurumlaşması sonucu ortaya çıkan mezhepler, bütünüyle beşerî oluşumlardır. Hiçbir mezhep dinle özdeşleştirilemez. Bir insan, hangi mezhepten, hangi meşrepten, hangi ırktan olursa olsun, eğer Kur'ân'da belirtilen temel iman esasları olan Allah'a, Ahiret gününe ve Hz. Muhammed'in peygamber olduğuna inanıyorsa, o kimse Müslümandır.

İnsanların, dini doğru anlayabilmeleri, büyük ölçüde doğru tarih telakkisine bağlıdır. Tarih, her ne kadar zaman zaman "geçmiş" anlamında kullanılıyorsa da, tarihçilerin, ya da tarihle ilgilenenlerin yakaladıkları belge ve kalıntılara, bulabildikleri izlere dayanarak geçmişten bize taşıdıklarından ibarettir; hiçbir şekilde geçmişin bütünü kuşattığı söylenemez. Yanlış tarih telakkisi, ya geçmişi kutsallaştırmak, ya da yok farzetmek şeklinde ortaya çıkar. Her iki durum da sonuç itibariyle aynıdır: İnsanın geçmişin esiri olmasına sebep olur. Çünkü, geçmişi kutsallaştırmakla, geçmişi yok farzetmek arasında pek fazla bir fark yoktur; ikisi de geçmişin doğru anlaşılmasını engeller. Geçmişi doğru anlayamayan insanlar, onun ağırlığı altında ezilmeye mahkûm olurlar. II

İnsanlık, 21. asra,baş döndürücü hıza ulaşan bir sosyal değişme olgusunun oluşturduğu yoğun bir çekim alanının etkisinde girmektedir. Çözülmeler ve yeniden yapılanmalar, adeta takip edilemez hale gelmiştir. Öyle ki, eskiden üçyüz yılda, dörtyüz yılda ortaya çıkan değişmeler, şimdi üç yılda, dört yılda gerçekleşmektedir. Ulaşılan bilgi birikimi, daha önceleri hayal bile edilemeyecek noktadadır. Eğer ne aradığımızı biliyorsak, istediğimiz bilgiye ulaşmak artık çok kolaydır. Bilim ve teknoloji alanındaki göz kamaştırıcı başarılar, iletişim imkanlarının artması, hızlı kültür değişimi,insanlığı yeni arayışların eşiğine getirmiştir. Bilgi, ayakta kalmak isteyen bütün toplumlar, yeniden yapılanmak durumundaki bütün kurum ve kuruluşlar için hayatî önem taşımaktadır.

Süreklilik kazanan değişim rüzgarlarından zarar görmemek, hatta en iyi şekilde ondan yararlanmak, ancak doğru bilgi ile mümkün olabilir. Artık, birey ve toplum planında ”doğru bilgi”nin en önemli güç kaynağı olduğunu görmeden ve bunun gereklerini yerine getirmeden ayakta kalmak, doğrusu biraz zordur. Öte yandan, din olgusu, unutuldu, unutulacak, bitti, bitecek denilirken, hiç beklenmedik bir anda, insanlığın gündeminde en baş sıralara oturuvermiştir. Bundan sonra insanlığın geleceğinde etkin olacak temel faktörlerin en önemlilerinden ikisi, doğru bilgi ve din olgusudur.

İşin gerçeği, din, insanlık tarihi boyunca,insanlığın doğal akışında daima etkin olmuş; hatta bu akışa ciddi olarak damgasını vurmuştur. Yapılan araştırmalar, tarihte, bütünüyle dinden uzak bir toplumun mevcut olmadığını; toplumun olduğu her yerde, mutlaka din olgusunun da kendiliğinden varolduğunu ortaya koymuştur. Bugün gelinen noktada, dinin yeniden ön plana çıkmış olması, din olgusunu dışlayarak, ya da görmezlikten gelerek herhangi bir şey yapmanın pek mümkün olmayacağını göstermektedir. Daha da ötesi, insanlık, daha insanî bir uygarlık arayışının içine girmiştir. "Yeni bir uygarlık oluşturmayı ve sürdürmeyi başarabilecek gelecekteki dinin, insanoğlunun bugün toplumun sürekliliğine ciddi tehditler oluşturan kötülüklerle başa çıkmasına ve onları ortadan kaldırmasına olanak sağlayacak bir din olması gerekecektir. Bu kötülüklerin en tehlikelisi, aynı zamanda en eski olanlardır: Yaşamın kendisi kadar eski olan hırs ve uygarlık kadar eski olan savaş ve sosyal adaletsizlik. Bunlardan daha az tehlikeli olmayan yeni bir kötülük deinsanoğlunun bilimi hırsın hizmetinde teknolojiye uygulaması sonucu yaratılan yapay çevredir".  (Toynbee-Ikada, Yaşamı Seçin, çev. Umut Arık, Ankara 1992). İnsanoğlu, "anlam arayışı"na cevap verecek; inanma ihtiyacını karşılayacak; hırsını dizginleyecek; açgözlülüğün zararlarını hiç olmazsa en aza indirecek; insan onurunu koruyacak; insanca yaşayabileceği çevreyi ve ortamı oluşturmasına katkıda bulunacak, sevginin, saygının ve hoşgörünün yaşam tarzı olarak algılandığı bir "din"in özlemi ile yanıp tutuşmaktadır. Bu kutsal arayışa cevap verebilecek yegane "din" İslâm'dır. Ancak, bunun, gelenekle bütünleşmiş, Kur'ânî temelleri görülemez hale gelmiş bir din anlayışı ile sağlanabileceğini söyleyebilmek pek mümkün değildir. Günümüz koşulları, Müslümanları, İslâm'ı "Vahy"i merkeze alarak yeniden anlamak gibi, ciddi ve anlamlı bir sorumlulukla karşı karşıya getirmiştir. Paradigma değişikliği kaçınılmaz olmuştur. III İnsanlık, bilgi toplumu aşamasına geçerken, şiddet ve terörden bunalmıştır. İnsan gerçeğini gözardı eden teknoloji, bir yandan çevre kirliliği gibi onulmaz yaralar açarken, diğer yandan da, silahlanma yarışının her şeyin önüne geçmesine sebep olmuştur. Dünyamızın, barut fıçısına döndüğünü söyleyenler haksız sayılmazlar. İnsanlığın geleceği, nükleer silahların tehdidi altındadır. Bilgi toplumuna doğru hızla ilerleyen insanoğlu, “kendini”, “insan gerçeği”ni ihmal etmiş görünmektedir. Bu sebepten, insanlığın, yeniden vahyin diriltici soluğuna şiddetle ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaca cevap verecek yegane ilahî kaynak da Kur’ân-ı Kerim’dir. İnsanın insanca yaşayabilmesi için, güvenli bir ortama ihtiyacı vardır. Güvenli ortam, sadece güvenlik güçleriyle, sadece müeyyidelerle sağlanamaz; kendi varlığının farkında olan, insanlığını toplum içinde inşa etmek durumunda olduğunu bilen, kendi geleceğini belirleme konusunda inisiyatif alan bireylerden oluşan bir topluma ihtiyaç vardır. Güvenli bir ortam için, bireyin kendisiyle, toplumla ve Tanrı ile barışık olması ve insan fıtratındaki sevgiyi açığa çıkarmayı başarması gerekmektedir. 

İslâm, insanın kendisinin bir “değer” olduğunu gözler önüne serer. İnsanı en güzel şekilde yaratan Yüce Allah (Tin,3), onun "halife" olduğunu bildirmektedir (Bakara,30). Göklerde ve yerde olanlar, insanın emrine verilmiştir (Câsiye,12,13). İnsan, madde üzerinde tasarruf sahibi olan, yaratıcı yeteneklerle donatılmış bir varlıktır. Kur'ân'ın muhatabı "insan"dır. Bu "insan", iyiyi, güzeli doğruyu gerçekleştirme sınavı ile yüz yüzedir (Mülk,1-2). Bunun adı, daha önce de ifade etmeye çalıştığımız gibi, "insanın kendini gerçekleştirmesi, kendini inşa etmesidir". Bu sınavı başaran, yani insanlığını en iyi şekilde gerçekleştirebilenler, Kur'ân'ın istediği "mü'min insan" sıfatını taşırlar. İnsanın "insanlığını gerçekleştirmesi"nin, bireysel ve toplumsal boyutu vardır. İnsanın toplumsal bir varlık olması, diğer insanlarla bir arada yaşamasını, bir anlamda zorunlu hale getirmektedir. Hayatın zenginliği ve anlamı, sosyal hayatın doğal akışı içinde ortaya çıkmaktadır. İnsanı insan yapan değerlerin büyük bir kısmı, doğrudan toplumsal yapı ile ilgilidir. Durum böyle olunca, bir arada yaşayan insanların birbirlerine "katlanmayı bilmeleri" gibi zorunluluk ortaya çıkmaktadır. Bu ise, "insan"ın doğuştan getirdiği, doğal "saygınlık" temeli üzerine kurulmak durumundadır. Her insan, insan olmanın getirdiği onurdan dolayı kutsal bir hak sahibidir. İnsanın insanlığını gerçekleştirebilmesi için, öncelikle can ve mal güvenliğine ihtiyaç vardır. Güvenli bir ortam olmadan, iyinin, güzelin ve doğrunun yakalanabileceğini düşünmek mümkün olmaz. İslâm dini, getirmiş olduğu bireysel ve toplumsal önerileriyle, insanın saygınlığına uygun, adaletin sağlandığı güvenli bir ortamın teminini esas almıştır. Bu ortam sağlanırken, toplumun daha ileriye götürülmesi gibi bir amaç olsa bile, şiddetten ve terörden yardım bekleme, kesinlikle söz konusu değildir. Hiç bir insan, ne Müslüman olması için, ne de İslâm'ı yaşaması için zorlanabilir. "Dinde zorlama yoktur; artık hak ile bâtıl ayrılmıştır. Putları inkar edip Allah'a inanan kimse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır. Allah işitendir, bilendir" (Bakara, 256) âyetinde vurgulanan, "dinde zorlama yoktur" hükmü, insanın olduğu her yerde geçerlidir. Bir kimseyi, baskıyla, şiddet kullanarak Müslüman olmaya zorlamak ne kadar akla ve vahye aykırı ise, aynı şekilde, namaz kılmak, oruç tutmak gibi konularda zorlamak da akla ve vahye aykırıdır. Müslüman , bilerek ve isteyerek ibadetleri yerine getirir. 

Hz. Peygamber'in hayatını incelediğimiz zaman, ne Müslümanlar açısından kelimenin tam anlamıyla zulüm ve işkence dönemi olan Mekke devrinde, ne de Müslümanlarının yıldızının parladığı Medine döneminde, şiddet ve terörün yeri olduğunu görürüz. Hz. Peygamber, güç koşullarda da, uygun ortamlarda da, "insanın doğal saygınlığını" zedeleyecek eylemlerden, hem kendisi uzak durmuş; hem de Müslümanları uzak tutmuştur. Hz. Peygamber, Uhut Savaşı sonrası, şehit düşen bazı Müslümanların kulaklarının, burunlarının ve diğer bazı organlarının kesildiğini, çok sevdiği Hz. Hamza'nın ciğerlerinin söküldüğünü gördüğü zaman bile, çok üzülmesine rağmen, Müslümanların öfkeyle de olsa insan saygınlığına zarar verecek taşkınlıklar yapmamalarını istememiş, onları bu konuda hemen uyarmıştır. Hz. Peygamber, "insan"a saygının, insan olmanın gereği olduğunu her davranışıyla ortaya koymuştur. Mekke'den Medine'ye hicret, sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın kaderinde etkili olan önemli dönüm noktalarından birisidir. Medine'ye gelen Hz. Peygamber, hemen, Medine'nin ileri gelenlerini toplayarak, insanca yaşayabilmek için gerekli ortamı hazırlamak amacıyla bir sözleşme yapılmasını sağlamıştır. Tarihe "Medine Vesikası" olarak geçen bu sözleşme, Müslümanların olduğu bir yerde hukukun üstün tutulacağının ve adaletin sağlanacağının; şiddetin ve terörün olamayacağının, olmaması gerektiğinin bir belgesi olarak anlaşılmalıdır. İslâm toplumlarında, toplumsal boyut taşıyan şiddet ve terörün, din anlayışında, marjinal-çarpık oluşumların ortaya çıkmasıyla birlikte kendisini gösterdiğini söylemek mümkündür. İlk defa, Haricîler adı verilen grup, sadece kendilerinin ve kendileri gibiüşünenlerin Müslüman olduklarını, sadece endi yaşadıkları bölgenin "İslâm bölgesi" (Dâru'l-İslâm), diğer insanların yaşadıkları yerlerin de "Küfür bölgesi" (Dâru'l-Küfr) olduğunu ileri sürmüşler; kendileri gibi düşünmeyenlerin, kanlarının, canlarının ve mallarının helal ğunu, onların sorgusuz sualsiz öldürülebileceğini (isti'raz) iddia etmişlerdir. Haricilerin, kendileri gibi düşünmeyenleri, hiç tereddüt etmeden öldürdüklerine dair pek çok örnek vardır. Bunlardan birisi Abdullah b.Habbab b.Eret'tir; hamile olan hanımının gözü önünde acımasızca öldürülmüştür; daha sonra da hanımı öldürülmüştür. (Bağdadî, Mezhepler Arasındaki Farklar, çev. E.Ruhi Fığlalı, s.56,Ank.1991) İslâm toplumunda terör havası estiren Haricilerin, Müslümanlardan esirgedikleri saygı ve hoşgörüyü, kendileri gibi düşünen Müslüman yapabilmek amacıyla başka din mensuplarına bol bol gösterdikleri bilinmektedir. Oysa, İslâm açısından bakıldığı zaman, saygı ve hoşgörüyü, bütün insanlara göstermek gerekir. Daha önce de ifade edildiği gibi, her insan, sırf insan olduğu için saygın bir varlıktır.

İslâm Tarihinde, vahiyle irtibatı kaybolmuş aşırı görüşlere sahip olan birtakım mezheplerin, görüşlerini yayabilmek için, şiddet ve terörü araç olarak kullandıkları bilinmektedir. Bunun en çarpıcı örneklerinden birisine, Selçuklular zamanında rastlıyoruz. Alamut kalesini bir terör üssü haline getiren Batinilerin lideri Hasan Sabbah, çeşitli yöntemler kullanarak kandırdığı gençleri afyon içirerek yalancı cennetine gönderiyor, daha sonra kendi emirlerine harfiyyen uymak şartıyla, ebediyyen bu tür cennetlerde yaşayacaklarını söylüyordu. Böylece andırılan gençler, Hasan Sabbah'ın her emrini, hiç tereddüt etmeden yerine getiriyorlardı. Selçuklu Sultanı'nın, Hasan Sabbah'a gönderdiği bir elçinin huzurunda yapılan gösteri, bazı insanların şartlandırıldıkları zaman nasıl robot kesildiklerini göstermesi bakımından dikkat kicidir. Hasan Sabbah'tan terör eylemlerine son vermesini isteyen Selçuklu elçisine, bir gösteriyle cevap verilir: Hasan Sabbah'ın haydi cennete!" emri üzerine, gençler, peşpeşe kendilerini sarp kayalardan aşağıya bırakırlar... Bunun üzerine Hasan Sabbah, kendisine ölesiye itaat eden çok sayıda gencin olduğunu belirterek Selçuklu devletine meydan okur. Şiddet ve terörün her türlüsü kötüdür; hiçbir şekilde hoş karşılanamaz. Ancak, dini bilmeyen cahil dindar insanın içine yuvarlandığı şiddet ve terör batağı, en kötü olandır; çünkü, bu batağa saplanan insanlar, eylemlerini din için, Allah için yaptıklarına inanırlar. Bu durum, işlenen cinayetin meşru olup olmadığı şeklindeki bir sorgulama sürecinin baştan engellenmesi anlamına gelmektedir. İslâm dini, neye niçin inandığını, neyi niçin yaptığını çok iyi bilen insan tipini öngörmektedir. İsrâ sûresinin 36. âyetinde "Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur" buyurulmaktadır. Her insan, Allah’ın en güzel şekilde yaratmış olduğu bir varlık olarak özel bir sevgiye lâyıktır. İslâm'ın olduğu yerde, şiddet ve terör olamaz. Şiddet ve teröre, her sebeple olursa bulaşanlar, destek verenler ve onu besleyenler, bir gün onun kurbanı olurlar.

Pazartesi, 09 Kasım 2015
Uzun bir yapılandırma sürecinin ardından web sayfamız tekrar yayında. Güncelleme süresince yaşayabileceğiniz içerik ve görünüm sıkıntıları için özür dileriz.

En Çok Okunanlar

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim