• 1
  • 2

Öne Çıkan Makaleler

İnsanoğlunun bireysel ve toplumsal planda gerçek mutluluğu, temelde “güven”le ilgilidir. Kendi varlığının farkında olan insan, her şeyden önce, can emniyetinin olduğu yerde insan olmanın anlam ve önemini kavrayabilir. Her insan, kafasını yastığa koyduğu zaman, güven içinde uyumak ister. Çünkü uyku anı, güvenlik açısından insanın en zayıf olduğu andır.

Her insan canının, malının, namusunun emniyette olduğu, temel hak ve özgürlüklerin özel olarak korunduğu, özgür ve güvenli ortamlarda yaşamak ister. Çünkü, insan, yaratıcı yetilerini özgür ve güvenli ortamlarda etkin kılabilir. Hayatın anlamı insanın yaratıcı yetilerinde gizli olduğu için, anlam arayışı, hiçbir engel tanımadan kendine uygun ortamı bulmaya çalışır. Belki de bu yüzden, kültür ve uygarlıklar, her bakımdan güvenli olan, hukukun üstünlüğü bilincinin geliştiği, adaletin etkin olduğu yerlerde daha kolay yeşerme imkanı bulmuşlardır. Para ve bilim, daima güvenli limanlarda demir atar. Her insan, herhangi bir haksızlığa uğradığı zaman, eninde sonunda hakkına kavuşacağını, haksızlık yapanların cezasız kalmayacağını bilmek ister. Hukuk yoksa, adalet olmaz; adaletin olmadığı yerde kalıcı değerler üretilemez.

İnsanca yaşayabilmek, her şeyden önce insanın kendisini güven içinde hissetmesine bağlıdır. Aslında din, ahlak ve hukuk, esas itibariyle insanca yaşayabilmenin temel ortak paydasını sağlamak için vardır. Ancak güven bilgi, bilinç ve ilkelerle var olur. İslam dini, hem iman, hem de davranış planında ilkeli insanı amaçlamaktadır. İlkeli olmanın ilk basağı, ilkeli olma bilgi ve bilincidir. İkinci basamak doğru düşünmektir. Üçüncü basamak ise, doğru olanı gerçekleştirmektir. Kısaca Tevhid ve dosdoğru olmak, ilkeli olabilmenin en kısa formülü olarak karşımıza çıkmaktadır.

İslam’ın kelime anlamlarından birisi barış ve güvendir. Yüce Allah, bütün insanları, hep birden “barış” a ve “güven”e çağırmaktadır. İman, hem içinde güven anlamını barındırır hem de inanan insanın ilkeli, güven veren insan olması gerektiğini gösterir.

İmanın özünde güven vardır; çünkü Allah’ın var ve bir olduğuna inanan bir kimse, Yüce Yaratıcı’nın var olan her şeyi rahmet ve merhameti ile kuşattığını bilir. Yaratmada esas olan Allah’ın kuşatıcı rahmetidir. Allah, adildir; hiçbir zaman zulmetmez. Allah’ın varlığına ve birliğine iman, inanan insanı üst seviyede bir güven çemberinin içine taşır. Buradaki güven, özgüvenin de, başkalarına güvenmenin de, güven vermenin de çekirdeğini oluşturur. Belki de bu yüzden Hz. Muhammed mü’minin “elinden ve dilinden bütün insanların güvende olduğu” kimse olduğunu ifade etmiştir. Mü’min, Allah’a güvenir. Mü’min, kendine güvenir. Mü’min, güven verir.

Hz. Muhammed, Yüce Allah’ın “örnek” olduğunu belirttiği bir beşer-peygamber olarak, “güven”in, “güvenmenin” ve “güvenilmenin” ne olduğunu yaşayarak göstermiştir. Hz. Muhammed’in gerek peygamber olmadan önce, gerekse peygamber olduktan sonra dikkat çeken en önemli özelliklerinden birisi “inanılır, güvenilir” olmasıdır. Nitekim, çevresindeki insanlar, o henüz peygamberlikle görevlendirilmeden önce ona “Muhammedu’l-Emin” demişlerdir. Peygamberlik görevi, Hz. Peygamber’i bu konuda daha da duyarlı hale getirmiştir. Müslüman olsun ya da olmasın, hiç kimse, onun inanılır-güvenilir olduğundan kuşku duymamıştır. Bu konudaki en çarpıcı örneklerden birisine Hicret sürecinde rastlamaktayız. Hz. Peygamber, Hz. Ali’nin diğer insanların kendisine bıraktığı emanetleri yerine ulaştırmasından sonra Medine’ye hicret etmesini istemiştir. Buradaki dikkat çekici husus, Hz. Peygamber’in en olumsuz koşullarda bile, “emanet” konusunda gösterdiği duyarlılıktır. Onun Hz. Ali’ye güvenmesi, Hz. Ali’nin hiç tereddüt göstermeden, böyle bir görevi üstlenmesi, üzerinde düşünülmesi gereken hususlardandır.

Yüksek kültürünün temel kurucu ilkelerinden birisi adalet ve doğruluktur. Kur’an, bireysel ve toplumsal hayatın en temel kurucu ilkelerinden birisi olarak adaleti ve dosdoğru olmayı öne çıkartır. Doğruluk ve dürüstlük olmadan adalet olmaz; adalet olmadan da insanca bir hayattan söz edilemez. Allah, hem Hz. Muhammed’e, hem de onunla birlikte olanlara şöyle buyurur: “Öyleyse artık emredildiğin yönde, yanında yer alanlarla birlikte, doğru yolu tutun/dosdoğru olun ve sizden hiçbiriniz gurura kapılıp da çizgiyi aşmasın; çünkü unutmayın, yaptığınız her şeyi O görüyor. Ve asla zulümde ısrar edenlerden yana eğilim göstermeyin. Yoksa ahirette ateş size de dokunur ve Allah’tan başka koruyucunuz olmadığına göre, o zaman (O’nun tarafından da) yardım edilmez size” (11/112-113). Zalimlere meyletmemek, en küçük bir eğilim göstermemek, adalet duygusunun birey ve toplum planında etkin olabilmesinin olmazsa olmaz koşuludur.

Yüksek güven kültürü, hayatın ve barışın esas alındığı, savaşta bile insan onuru ile bağdaşmayan unsurların yasaklandığı ortamlarda gelişebilir. İslam açısından bakıldığında “savaş”ın arızi bir durum olduğu, İslam’ın savaşı, ancak ve ancak özgürlük ve barış için caiz gördüğü ortaya çıkar. İlkeli olmak, aşırılıklardan uzak durmaktır. Bu konudaki kurucu ayetlerden birisinde Yüce Yaratıcı şöyle buyurur: “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, aşırı gitmeyin; doğrusu Allah aşırı gidenleri sevmez”. (Bakara, 2/190). İlkeli insan, bu ilkelerini savaşta bile korumak zorundadır. İslam, ancak özgürlüğün, can ve mal emniyetinin tehlikeye düştüğü anlarda savaşa sadece barış için izin verir. Hatta Müslümanların hep birden savaşa gitmemelerini, savaştan dönenlerin topluma uyumu, bilgilendirilmesi ve rehabilitasyonu için hazırlıklı olunmasını da ister. Hz. Peygamber de, savaş esnasında çocuklara, kadınlara, yaşlılara dokunulmaması gerektiğini hatırlatmış, dinsel mekanların ve yeşil alanların korunmasını istemiştir. Hz. Peygamber’e göre büyük cihat, insanın kendi nefsiyle yaptığı, iyiyi, güzeli ve doğruyu gerçekleştirmek için verdiği mücadeledir.

İslam açısından bir tek insanın haksız yere öldürülmesi tüm insanlığın öldürülmesi gibidir. Bunun tersi de doğrudur; bir tek insanın hayat bulması bütün insanlığın hayat bulması gibidir. Bunlar İslam’ın hayatı esas aldığını, Müslüman insanın savaşa yaşamak için gittiğini, ancak öldüğü taktirde şehit olacağını göstermektedir.

Yüksek güven kültürü, insan olmanın başlı başına bir değer olduğu bilincinin geliştiği, adaletin etkin olduğu, savaşın ancak barış için yapıldığı ortamlarda gelişebilir. İslam, yüksek güvenin ancak ilkelerle mümkün olabileceğini ortaya koyar. Güven kültürünün sağladığı uygun ortam, hem insanın yaratıcı yetilerini etkin kılarak hayatın anlamının yakalanmasını kolaylaştırır, hem de insanları uygarlık yaratma yolunda soylu bir yarışa davet eder. Güvenin varoluşsal bir ihtiyaç olduğunu göremeyenler, onun sadece yasalarla ve güvenlik güçleri sağlanabileceği yanılgısına kolayca düşebilirler. İslam, insana aksi kanıtlanıncaya kadar güvenilmesi gerektiğini belirtir. Gerçek güven, insanın olmanın güvenilir olmak anlamına geleceği bilinci üzerine inşa edilmelidir.

Pazartesi, 09 Kasım 2015
Uzun bir yapılandırma sürecinin ardından web sayfamız tekrar yayında. Güncelleme süresince yaşayabileceğiniz içerik ve görünüm sıkıntıları için özür dileriz.

En Çok Okunanlar

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim