• 1
  • 2

Öne Çıkan Makaleler

Güneşin doğuşu her zaman muhteşem olur; her ne kadar insanların çoğu güneş doğarken karanlıkları yaşam biçimine dönüştürmek istercesine yorganın altına saklansalar da. Güneş doğarken kendilerini uykuya mahkum edenler, elbette güneşin batışının güzelliği ile yetinmek zorunda kalacaklardır. Güneş doğarken ufuk çizgileri iyice belirgin hale gelir, netleşir. Sanki varlık-yokluk sınırının açığa çıkması gibi bir şey bu.

Güneş, her sabah yeni bir güneş olarak doğar. Önce yıldızlar, belki de güneşe saygılarından bir bir gözden uzaklaşmaya başlarlar. Ay sessizce bir kenara çekilir. Güneş, doğarken kamaştırır gözleri; ısıtmasa bile aydınlatır her yeri; eritir karanlıkları, arıtır ruhları. Yüce Yaratıcı Şems (Güneş) suresinde şöyle buyurur: “Güneşi ve onun aydınlık veren parlaklığını düşün, ve güneşin ışığını yansıtan ayı! Dünyayı gün ışığına çıkaran gündüzü düşün; ve onu karanlığa boğan geceyi. Gökyüzünü ve onun harika yapısını düşün ve yeryüzünü, onun genişliğini.

İnsan benliğini düşün; ve onun nasıl amacına uygun şekillendirildiğini. Ve nasıl ahlaki zaaflarla olduğu kadar sorumluluk bilinciyle de donatıldığını düşün! Her kim (benliğini) arındırırsa, kesinlikle mutluluğa erişecektir; onu (karanlığa) gömen ise hüsrandadır.” (Şems, 91/1-10) Bu sureyi anlayabilmek için, gerçekten de güneşin doğuşunu izlemek gerekiyor. Güneşin ilk ışıkları ile birlikte,

doğanın söylemeye başladığı “diriliş” şarkısına kulak vermek gerekir. Dahası, diriliş sürecine katılmak gerekir. Kendi varlığının, yaşayıp yaşamadığının farkında olmak ihtiyacı hissetmeyen kimselerin güneşle, ayla, yıldızlarla ilgilenmesini beklemek, doğrusu onlara haksızlık olur. Beton yığınlarının içine sıkışıp kalmış olan insan beyninin apartman bloklarının arasından sızan ışıkların güneşe ait olup olmadığını fark etmesi bile çok kolay değil. Ayakları toprağa basmayan insan, ne güneşi, ne ayı, ne de yıldızları görebilir. Zaten yıldızların çoğu, büyük şehirlerin üzerinden kaçmış; gökyüzü boşalmış gibi… Modernitenin parlaklığı, yıldızları görünmez kılmış. Modernitenin insana yaptığı en büyük kötülük, onu varoluşsal bütünlükten kopartması olmuştur.

İnsanın, insan olduğunu hatırlaması için ayağı toprağa basmalı. İnsanı topraktan uzaklaştırmak, insanı aslından uzaklaştırmaktır. İnsan topraktan yaratılmıştır. Toprak insanı eşitler… Topraktan kopmak, varlık bütünlüğünden kopmak demektir. Toprağı tanımayan, insanı da tanımaz. İnsanı tanımayan Tanrı’yı nasıl tanıyacak ki? Oysa insanın serüveni Tanrı ile ilgili. Her türlü var oluşun özünde mevcut olan Tanrısal Akıl, hem insan aklını çekiyor, hem de insanı korkutuyor. Bir şeyleri tam da kavradığınızı düşünmeye başladığınız anda, henüz işin başında olduğunu fark ediveriyorsunuz. Tam yakaladığınızı zannettiğiniz anda, yakalamak istediğiniz şeyden ne kadar uzak olduğunuzu görüyorsunuz. Tanrı hem çok yakın, hem çok uzak.

Tanrı hem çok aşikar, hem çok gizli. Ne güzel söylemişler: “İlahi gizlisin gayeti zuhurundan.” Topraktan kopan, varoluşsal bütünlüğün dışında kalan insan, bindiği dalı kestiğinin farkında değildir: *Bütün insanlık, ileri düzeyde “varoluşsal engellenme” ile karşı karşıyadır. *Batı uygarlığı, insanları “varoluşsal boşluk” (W. Frankl) içine sürüklemiştir. *İnsanların “varoluşsal nihai kaygıları”(I. Yalom), gittikçe derinleşmektedir; ölüm korkusu artmaktadır; insanlar kendilerini daha yalnız hissetmektedirler; özgürlükler yok edilmektedir; hayatın anlamı konusundaki belirsizlikler insanları saldırganlığa, şiddet ve teröre, intiharlara zorlamaktadır. *İnsanların “yaşam, güvenlik, ait olma ve şefkat, saygı ve özsaygı, kendini gerçekleştirme gibi temel gereksinimleri” (A. Maslow) sağlıklı bir şekilde karşılanmamaktadır. *İnsan doğası tahrip edilmekte, doğanın dengesi bozulmaktadır. Öyleyse, gözümüzü yeniden gökyüzüne çevirmeliyiz.

Yıldızların bizden niçin kaçtıklarını anlamalıyız. Bilimin “Tanrısal aklın izini sürmek” olduğunu hatırlamalıyız. Kısaca, insanı ve Tanrı’yı yeniden keşfetmeliyiz. Ünlü filozof Antony Flew şöyle der: “Bir kez daha söylemeliyim ki benim İlahi varlığı keşfetme yolculuğum şu ana kadar aklın uzun bir hac yolculuğu olmuştur. Argümanın beni peşinden götürdüğü yere gittim. Ve bu argüman beni kendiliğinden var olan, değişmez, maddi olmayan, her yerde hazır ve nazır ve her şeye kadir bir Varlığın var olduğunu kabul etmeye götürmüştür”. (A. Flew, Yanılmışım, Tanrı Varmış, 145).

İnsan, kendi varlığının, evrendeki yerinin farkında olduğu kadar ve hayatını anlamlı kılabildiği kadar insandır. “Her kim (benliğini) arındırırsa, kesinlikle mutluluğa erişecektir; onu (karanlığa) gömen ise hüsrandadır.” (91/9-10) İnsan varoluşsal bütünlükten koptuğu zaman fıtrata/yaratılışın yasalarına aykırı düşmüş olur. Güneşi unutan, yıldızların farkında olmayan bir insan, insanın ve doğanın Tanrı’nın bir emaneti olduğunu nasıl hatırlayabilir? Fıtrata açılan kapı, insanın kendisini tanımasından ve anlamasından geçer. Güneşin doğuşu, fıtratın dirilişi demektir.

Yüce Yaratıcı insanı şöyle uyarmaktadır: “Batıl olan her şeyden uzaklaşarak yüzünü kararlı bir şekilde (hak olan) dine çevir ve Allah’ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davran. Allah’ın yarattığında bir bozulma ve çürümeye meydan verilmesin. Bu sahih dinin gayesidir; ama çoğu insanlar onu bilmezler.” (Rum, 30/30)

Pazartesi, 09 Kasım 2015
Uzun bir yapılandırma sürecinin ardından web sayfamız tekrar yayında. Güncelleme süresince yaşayabileceğiniz içerik ve görünüm sıkıntıları için özür dileriz.

En Çok Okunanlar

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim