• 1
  • 2

Öne Çıkan Makaleler

Anlam arayışı, insanın varlık yapısından kaynaklanan, hayatın bütün aşamalarında insanın değişim ve gelişim sürecine bağlı olarak varlığını hissettiren anlamlı bir arayıştır. İnsanın bu köklü arayışı, yoğun olarak bilim, felsefe ve din alanında kendisini hissettirir. Bilimin temelinde, insanın etrafında olup biteni anlama, açıklama ve kontrol edebilme arzusu yatar. İnsan, evrende tutunabilmek için doğru, güvenilebilir ve savunulabilir bilgiye muhtaç olduğunun farkındadır. Bunun için bilimsel yöntemle, hareket ederek, alanı daraltarak bilimsel bilgi elde edilir. Felsefe, temelde mantıksal tutarlılığı esas alarak insanın daha çok akılla ürettiği bilgilerin kümelendiği bir alandır. Bir başka ifadeyle, felsefe, insanoğlunun aklını kullanarak oluşturabileceği düşünsel ürünlerin zirvesini temsil eder. Felsefenin de temelinde insanın anlam arayışının yattığını söylemek pek yanlış olmasa gerektir. Din, anlam arayışının en yoğun yaşandığı alandır. Bilimden ve felsefeden farklı olarak, din alanında Tanrısal bilgi ve Tanrı’nın desteği söz konusudur. Dinin en temelde insan hayatına anlam kazandırmak için var olduğunu söylemek mümkündür. İnsanın anlam arayışında sağlıklı bir yol bulabilmesi için, hem bilimin, felsefenin ve dinin birbiri ile işbirliği yapması, hem de insanın bunların kesiştiği noktalarda ortaya çıkan “özgürleştirici ışığı” görmesi gerekmektedir.

İnsan, en temelde “anlam”ı nerede arayacaktır? Tanrı’da mı? İnsan da mı? Tanrı önplana çıktığı zaman, insan, küçülüyor, adeta gözle görülemez hale geliyor. Mutasavvıflara hak vermek gerekiyor o zaman: “La mevcude illallah” (Allah’tan başka hiçbir şey yok; sadece Allah var). Fakat, bu konuda bile kafa yoran, bu cümleyi kuran da insanın ta kendisi. İnsandan kendini görmezlikten gelmesini beklemek, izah edilebilir bir durum mu, haksızlık olmaz mı? Acaba, birden çok anlamdan söz etmek yanlış mı olur? Tanrı’nın varlığı, varlığı ve hayatı anlamlandırabilmenin kapısını aralıyor. İnsan, kendi varlığının farkına vardığı anda yaratılmış bir varlık olduğunun da farkına varmış oluyor. Her şeyi yaratan bir Tanrı’nın var olduğuna inanmak, insanı boşluk, anlamsızlık duygusundan kurtarıyor. Tanrı’nın bağışlayıcı, affedici olduğunu bilmek, insanı günahkarlık ve suçluluk duygusundan kurtarıyor. O’nun yakın olduğunu bilmek, insana ciddi anlamda pozitif enerji yüklüyor. Öldükten sonra tekrar dirileceğine inanmak, insanı “anlamsız bir yokluk” psikolojisinden koruyor; bu hayata sımsıkı sarılmaya, olumsuzluklar karşısında direnme gücü bulmaya imkan sağlıyor. Öyleyse insan anlamı, öncelikle “insan” gerçeğinde aramak durumundadır. Ne derler: “Kendini bilen, Rabbini bilir”.

Kur’an’ın en temel amacı, insanın kendi varlığının farkında olmasını sağlayarak, onun insanca yaşamasına, hayatın anlamını yakalamasına, kendini gerçekleştirmesine katkı sağlamaktır. Kur’an, insan için vardır. Kur’an’ı anlayacak, oradaki kurucu ilkelerden hareketle din anlayışını kuracak olan insandır. Kur’an’daki kök değerlerden hareketle, evrensel ölçekte değer üretecek olan da insanın ta kendisidir. İnsan bir sınavla, iyiyi, güzeli doğruyu gerçekleştirme sınavı ile karşı karşıyadır. Bu sınavda öne çıkan kavramlardan birisi de, daha çok “Allah’a kulluk etmek” olarak anlaşılan ve üzerinde fazla düşünülmeyen “ubudiyet”tir. Allah Kur’an’ı, insanların Allah’tan başkasına kulluk etmemesi için göndermiştir. (Bk. Hud, 11/2). Nitekim Zariyat suresinin 56. ayetinde “Ben cinleri/görünmez varlıkları ve insanları yalnızca (Beni tanımaları ve) Bana kulluk etmeleri için yarattım” buyrulmaktadır. M. Esed, bu ayetin yorumunu şöyle yapmaktadır: “O halde, bütün akıl sahibi varlıkların yaratılmasındaki temel amaç, onların Allah’ın varlığını tanımaları (ma’rifet) ve bundan dolayı, kendi var oluşlarını bilinçli olarak O’nun iradesi ve planı ile uyumlu hale getirme isteği duymalarıdır. İşte bu iki aşamalı tanıma ve isteme (cognition and willingness) ki Kur’an’ın ‘kulluk’ (ibadet) olarak tanımladığı şeye derin anlamını verir”. (Esed, Kur’an Mesajı, 1072). Allah’a kulluk, O’nun varlığının farkında olarak, insanın yaratıcı yeteneklerini Tanrı’nın yasaları ile uyum içinde etkin kılması anlamına gelmektedir. Bu insanın hayatın anlamını yakalayarak kendini inşa etmesi değil midir?

Hayatın anlam basamakları, kademe kademe insanı Tanrı’ya yöneltmektedir. Başarı diye isimlendirilen her durak, yeni bir açılımın habercisi olmaktadır. Başarının tadını ve anlamını bilen insanlar, “kalıcı” başarılara imza atmak ihtiyacını hissederler. Sevgi, insana, kendini aşma imkanı sağlar. Sevmeyi başarabilen insanlar, insanın mayasında bulunan Tanrısal sevgiye yönelirler. Kaçınılmaz acıları anlamlı kılabilen insanlar, “sabırla koruğun helva yapılabileceği” gerçeğini yaşayarak öğrenirler. Bütün bunlar, insanın yeni anlam katmanlarının varlığını keşfetmesine yol açar. Dünya hayatı ve evren hakkında yeni bir algı biçimi ortaya çıkar.

Hayatın anlamından söz açılınca, Victor Frankl’ı anmamak haksızlık olur. V. Frankl’a göre, “...kişinin yaşamda bir anlama ulaşmasının üç temel yolu vardır. Bunlardan ilki bir eser yaratmak ya da bir iş yapmaktır. İkincisi bir şey yaşamak ya bir insanla etkileşmektir; başka bir deyişle sadece işte değil, ayrıca sevgide de anlam bulunabilir. ..Ancak en önemlisi yaşamdaki anlama giden üçüncü yoldur: Değiştiremeyeceği bir kaderle yüz yüze gelen umutsuz bir durumun çaresiz kurbanı bile kendini aşabilir, kendi ötesine gelişebilir ve böylece kendini değiştirebilir”. (W. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, 133-134)

Gerçekten de, hayatın anlamlı olduğunun farkına vardığımız en önemli anlardan birisi, yaratıcı yeteneklerimizin bir şekilde etkin olduğunu, işe yaradığını, ortaya “başarı” diye isimlendirebileceğimiz bir sonuç çıktığını gördüğümüz anlardır. Bunun adı Kur’an’ın ifadesiyle “salih amel/iyi işler”dir. Bu bir makale olabilir; bir resim olabilir; çiçeklerle dolu bir bahçe olabilir... Sevgiyle pişirilen, sevilenlerle birlikte yenilen bir yemek olabilir. Diktiği elbise, müşterisi tarafından beğenilen terzinin keyfine diyecek yoktur. Bilim adamı, ömrünü adadığı bir gerçeği “anlaşılır, açıklanabilir” hale getirdiğinde, omuzlarına çöken asırların yorgunluğundan birdenbire kurtulduğunu hisseder; “buldum, buldum” diyerek sokaklara fırlayabilir. İnsan, kendi varlığının farkına varıp, insan olmanın başlı başına bir değer olduğunu farkettiği andan itibaren, anlam arayışı yolculuğuna ilk adımını atmış olur.

Prof. Dr. Hasan ONAT

Pazartesi, 09 Kasım 2015
Uzun bir yapılandırma sürecinin ardından web sayfamız tekrar yayında. Güncelleme süresince yaşayabileceğiniz içerik ve görünüm sıkıntıları için özür dileriz.

En Çok Okunanlar

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim