• 1
  • 2

Öne Çıkan Makaleler

Din, kültürün şekillenmesinde etkin olan temel faktörlerden birisidir. Tarih boyunca, nerede insan varsa, orada dinin de mevcut olduğu bilinen bir husustur. Bu durum, dini, hem insanı anlamanın anahtarı konumuna getirmektedir; hem de “din”in en azından bir sosyal gerçeklik olduğunu görmeksizin hiçbir şey yapılamayacağını göstermektedir. İnsanla ilgili her şey, bir şekilde din ile, din anlayışı ile irtibatlıdır. İslam toplumlarının karşı karşıya bulunduğu en ciddi sorunlardan birisi olan “kadınla ilgili sorunlar” da, ya çarpık din anlayışından kaynaklanmaktadır; ya da sağlıksız din anlayışı tarafından beslenmekte ve büyütülmektedir. Oysa, Müslümanların geleceği genelde “insan” anlayışının, özelde de “kadın” algısının Kur’an’ın ruhuna ve insan fıtratına uygun olarak yeniden inşa edilmesine bağlıdır. Çünkü insan olma bilinci, yaratıcılık ve öz saygı, anne sütüyle birlikte yeni nesillerin benliğine zerkedilir.

İslam ve kadın denildiği zaman akla ilk gelen maalesef “türban” meselesi olmaktadır. “Türban” çok kötü tüketildiği ve kadını gölgelemeye başladığı için o konudan söz etmek istemiyoruz. Bizim amacımız İslam’ın kadına verdiği yüksek statünün, tarihsel akış içinde nasıl tersine çevrildiği, geleneğin dinleşerek kadını hayatın dışına nasıl taşıdığı konusuna biraz ışık tutmaktır. Bunun için de Kur’an’ın kadın meselesine bakışını bir cümle ile özetleyip, polemik konusu yapılan bazı konuların dinden değil, gelenekten, geleneğin dinleştirilmesinden kaynaklandığını göstermek gerekmektedir.

Kur’an, insanı merkeze alır. İnsan en güzel şekilde yaratılmıştır. Allah insana “ruhundan üflemiş”, onu yaratıcı yeteneklerle donatmıştır. İnsanın madde üzerinde tasarruf gücü vardır. Allah, Kur’an’ı “insan”a göndermiştir. İnsan, kadın ya da erkektir. Kadın ve erkek aynı öz/candan yaratılmıştır. Kadın ve erkek tıpkı bir elmanın iki yarısı gibi birbirini tamamlayarak hayat sınavını başarmaya; iyi, güzel ve doğru olanı gerçekleştirmeye çalışırlar. İslam, iman, kurtuluş ve sorumluluk noktasında bireyi esas aldığı için, kadın veya erkek öncelikle yapıp ettiklerinin karşılığını göreceklerdir. Bu gerçek Kur’an’da şöyle ifade edilir. ”Kim doğru ve yararlı bir iş yaparsa, kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse kendi aleyhine işlemiş olur. Allah hiçbir zaman kullarına haksızlık yapmaz.” (41/46)

Müslüman gelenekteki kadın algısı, maalesef Kur’an’ın ortaya koyduğu ana çerçeve ile pek örtüşmemektedir. Bu doğrultuda sorun niteliği taşıyan hususların, Kur’an’la irtibatlandırılmaya çalışılması gerçekten üzücüdür. Kur’an’ın kadın- erkek birlikteliğinin meşruiyetini nihaka bağlaması, nikahın da hukuki güvenceye alınması, Kur’an’ın indiği koşulları düşünürsek, ne kadar ileri bir adımdır. Nikahla birlikte hukuk işlemeye başlar; hukuk yoksa, nikah da olmaz. Aynı şekilde, boşanma da, tek taraflı keyfi bir işlem değildir. Her ne kadar Müslümanlar biraz görmezlikten gelmişlerse de, Kur’an, boşanmada iki şahit ister (65/2). Şimdi çok sözü edilen, doğru olduğu sanılan bazı yanlışları kısaca ele alalım:

Miras ve şahitlik meselesi: Kur’an’da, miras paylaşımında kadına erkeğin payının yarısının verilmesini isteyerek, şahitlikte de, bir erkeğe karşılık iki kadının şahit olmasını isteyerek kadına haksızlık yapıldığı ifade edilir. Bu yanlışlıkların temelinde Kur’an’ın bir hukuk kitabı gibi anlaşılmasının yattığını hemen belirtmeliyiz. Kur’an’ın temel kurucu ilkesi “adalet”tir. Miras paylaşımının da bu ilkeye göre yapılması gerekir. Kur’an’ın geldiği dönemde, üretim araçları, üretim süreçleri ve üretimdeki katkı payı kadına bir pay, erkeğe iki pay verilmesini o koşullarda adaletin tecellisi olarak görebilir. Biz, içinde yaşadığımız koşullarda adaleti nasıl sağlayabileceğimizi düşünmek zorundayız. Çünkü, Kur’an’ın bu konudaki kurucu ilkesi adalettir. Öyleyse, miras taksiminde esas olan, taksimi adaletli yapmaktır.

Kur’an, “annenizin babanızın aleyhine bile olsa doğru şahitlik yapın” derken, “kadınların şahitliğini kabul etmiyor” demek Kur’an’ın ruhuna aykırıdır. Bakara suresinin 282. ayetinde, esas olan “borçlanmanın yazılarak belgelenmesi”dir. Buradaki şahitlik, yazılı belgenin güvenilirliğinin sağlanmasına yöneliktir. Maalesef bu ayette dikkat çekilen, borçlanmanın kayıt altına alınması unutulmuş, onun destek unsuru olan şahitlik meselesi öne çekilerek bir genellemeye gidilmiştir. Bu tamamen Müslümanların Kur’an’ın ruhuna uygun olmayan bir şekilde yaptıkları genellemedir. Öyle olaylar olur ki, bir kadının şahitliği, olayın aydınlanması için kilit işlev görebilir. Üstelik Kur’an, bazı meselelerde, kadın erkek ayrımı yapmadan “dört şahit”ten söz eder. Şahitlik meselesi, hayatın bütününde yüksek güven kültürünün olmazsa olmazıdır. Çünkü güven, doğruluktan, doğru bilgiden ve dürüstlükten gelir. Şahitlerle güçlenen belge, daha güvenli bir belgedir.

Bir başka polemik konusu da, erkeklerin üstünlüğü ve kadınların dövülmesi meselesidir. Tartışmanın bütünüyle yorumlardan kaynaklandığını hemen belirtelim. Nitekim, söz konusu tartışmanın odağında yer alan Nisa suresinin 34. ayetine Bayraktar Bayraklı şöyle mana vermiştir: “Erkekler, kadınları Allah’ın kendilerine onlardan daha fazla bağışladığı nimetler ve sahip oldukları servetten yapabilecekleri harcamalarla koruyup gözetirler. Dürüst ve erdemli kadınlar, gerçekten Allah’ın korunmasını buyurduğu mahremiyeti koruyan, sadık ve itaatkar kadınlardır. Serkeşliklerinden endişe ettiğiniz kadınlara gelince, onlara önce nasihat ediniz, sonra yattıkları yatakta yalnız bırakınız, yine de itaat etmezlerse onları geçici olarak evden uzaklaştırınız. Bundan sonra itaat ederlerse, onları incitmekten kaçınınız. Allah gerçekten yücedir, büyüktür.” Esed dahil pek çok mealde “dövün” şeklinde yapılan tercüme, “geçici bir süre ayrı yaşamak” şeklinde de anlaşılabilir. İşin ilginç olan yanı, bu anlama biçiminin modern hukukla örtüşmesidir. Hakim isterse, eşlerin geçici bir süre ayrı yaşamalarına karar verebilir. Dövme konusunda, Hz. Peygamber’in söz ve fiilleri de, bize ışık tutmaktadır. Hz. Peygamber hiçbir kadına el kaldırmadığı gibi, “Kadınlarını döven erkekler hayırlı adamlar değildir” buyurarak, bu konudaki esas tavrını ortaya koymuştur.

Müslüman kültürde kadınlarla ilgili sorunların derinleşmesi, din alanında belirleyici olanın erkek egemen bir yapı olmasından kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan kadınlarımızın özellikle İslam Bilimleri alanına yönelmeleri, din anlayışındaki erkek egemen yapının olumsuz taraflarının törpülenmesini sağlamaları gerekmektedir. Kadınların içinden çıkacak din bilginleri, din anlayışında estetik boyutun, zarafetin, güzelliğin öne çıkmasını sağlayabilirler. Hz. Muhammed, “bilim talep etmek kadın erkek her Müslümana farzdır” buyurarak, bilimde cinsiyet ayrımı yapılmaması gerektiğini ortaya koymuştur. Müslüman kadınların sorunu, dinden değil, çarpık din anlayışından, kadınların kendi haklarına yeterince sahip çıkmamalarından, bilim alanında yeterince kadının olmayışından kaynaklanmaktadır.

Pazartesi, 09 Kasım 2015
Uzun bir yapılandırma sürecinin ardından web sayfamız tekrar yayında. Güncelleme süresince yaşayabileceğiniz içerik ve görünüm sıkıntıları için özür dileriz.

En Çok Okunanlar

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim