• 1
  • 2

Öne Çıkan Makaleler

Din konusunda kafa karışıklığı, pek itiraf edilmese de yaygın bir durumdur. Zaman zaman, “kime inanacağımızı şaşırıyoruz” şeklinde sözlere rastlamak mümkündür. Bu kafa karışıklığı, ya bilgi ve bilinçten yoksun tepkisel/ yüzeysel dindarlığa, ya da yine bilgi ve bilinçten yoksun tepkisel din karşıtlığına yol açmaktadır. Bu durum toplumda iletişim kanallarının tıkanmasını da beraberinde getirmektedir. Oysa din, temel iletişim kodlarını bünyesinde taşır. Din konusunda en azından özgürce düşünebilecek kadar doğru bilgi sahibi olan kimseler, tercih ve duruşları ne olursa olsun, birbirlerini daha iyi anlayabilirler. Bir yanlışa hemen dikkat çekelim: Din konusunda bilgi sahibi olmak, dindar olmak anlamına gelmez; dindarlık bireysel bir tercihtir. Ancak bu toplumda birlikte yaşamak, birbirimizi anlamak için çaba sarfetmeyi bir sorumluluk olarak bize yükler. Birbirimize katlanmayı öğrenmek, birbirimizi anlamakla mümkün olabilir.

Din söz konusu olduğu zaman pek çok kimsenin aklına hemen, inanılması gereken birtakım esaslara sorgusuz sualsiz inanmak gelir. Bu sebepten de, “din iman işidir; ya inanırsınız, ya da inanmazsınız”, şeklindeki ifadelere sıkça rastlamak mümkündür. Eğer bu din İslam ise, bu bakış açısının temelden yanlış olduğunu hemen belirtmek durumundayız. Çünkü İslam’a göre sorumluluğun ön koşulu akıllı olmaktır. İslam’ın iman esasları akılla temellendirilebilir. Bir insan araştırmaya dayalı imana, sorgulama süreçlerini tamamlayarak ulaşır. İslam açısından iman bilgi temellidir. İslam’da akla aykırı herhangi bir şeyin olması mümkün değildir. İslam akıl dinidir. Kur’an nasıl Allah’ın bir ayeti ise, akıl da, tabiat da Allah’ın bir ayetidir. Bu sebepten, akıl, vahiy ve bilim birbirini tamamlar; bunlardan hiçbirisi diğerinin alternatifi değildir.

İslam’ın akıl dini olması, kafa karışıklığından kurtulabilmek için ilk ve en önemli ölçütü bize kazandırmaktadır: Bir bilgi, bir görüş, bir düşünce nerede yer alırsa alsın, kim tarafından söylenmiş olursa olsun, eğer açıkça akla aykırı ise, ona İslami bir değer atfedilemez. Bu tespitin hemen arkasından şöyle bir soru hemen akla gelmektedir: Kimin aklı? Herkesin aklı eşit mi? Aslında bu tür sorular yanlış sorulardır. Yüce Yaratıcı her insana, aklıyla doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, faydalıyı zararlıdan ayırabilme imkanı bahşetmiştir. Her insan, aklıyla doğruyu bulabilir. Üstelik aklını yeterince kullanmayanların aklı küçümsemeye hiç mi hiç hakları yoktur. Akılla ilgili söylenilen her sözün yine akıl sayesinde söylenmiş olduğunu hatırlatmak sanıyorum yeterlidir.

İnsan gerçeği ve İslam’ın dinamik yapısı, din adına hazır bulduğumuz her şeyin eleştiri süzgecinden geçirilmesini bir tür zorunluluk haline getirmektedir. Aslında, doğru bilgiye sahip olmanın, doğru olanı tercih edebilmenin ve doğru eylemlerde bulabilmenin yolu “eleştirel yaklaşım”dan geçmektedir. İnsanın, fazla çaba sarf etmeden edindiği, ya da bir şekilde hazır bulduğu bilgilerin doğruluğunu sorgulaması pek kolay olmamaktadır. Önyargılar, düşünce gelenekleri, korkular, çıkarlar, toplumsal baskı gibi sebepler sorgulama ve eleştiri sürecini yavaşlatmaktadır.

Hz. Muhammed’in sağlığında onun arkadaşları, akıllarına yatmayan bir durumla karşılaşınca, hemen, “Ey Allah’ın elçisi, bu konuda vahiy mi var?” diye sorarlardı. Hz. Peygamber de, hiç kızmadan, onların sorularına cevap verirdi. Hz. Peygamber, arkadaşlarının görüş ve önerilerini dinler, onlarla görüş alışverişinde bulunur ve doğru olanı yapardı. Sahabe, Kur’an’ın dışındaki her türlü bilginin beşeri bilgi olduğunu biliyordu.

Kur’an’ın dışındaki bütün bilgilerin kaynağı insandır. Kur’an’ın özelliği, Allah katından Hz. Muhammed’e gelen vahiyden meydana gelmiş olmasıdır. Kur’an, Hz. Muhammed’e geldiği şekliyle bize kadar ulaşmıştır. Kur’an âyetlerinin yorumları, hiçbir zaman Kur’an’la özdeşleştirilemez. Yorumlar, yorumu yapan kimsenin kapasitesine, bilgi birikimine, yeteneklerine ve içinde yaşadığı zaman ve zemine göre değişebilir. Kur’an’ın evrensel boyutu, onun her zaman ve mekanda yeniden anlaşılmasını ve yorumlanmasını mümkün kılmaktadır. Kur’an’ın dışında hiçbir bilgiye vahiy muamelesi yapılamaz.

İslâm açısından, vahyî bilginin dışındaki her türlü bilgi, hangi kaynakta yer alırsa alsın, kimden gelirse gelsin beşerî bilgidir; sonuna dek her türlü tenkit ve tahlile açıktır. İşte bu tespitler bize, kafa karışıklığından kurtulabilmek için ikinci temel ölçütü vermiş olmaktadır: Açıkça Kur’an’a aykırı olan bir bilgi, İslami açıdan hiçbir şekilde bağlayıcı olamaz. Çünkü, Kur’an’ın dışındaki her türlü bilgi, tekrar edelim beşeri bilgidir. Ne derler “insan nisyan ile maluldür”, yani yanlıştan bütünüyle kurtulamaz. Hz. Muhammed’le birlikte vahiy kapısı kapanmış olduğuna göre, hiçbir alimin düşüncesine mutlak doğru gözüyle bakılamaz.

Kur’an’ın temel amaçlarından birisi olan, insanları “özellikle itikat ve ahlâk alanlarında akıllarını doğru kullanmaya teşvik ve doğru davranışa ikna faaliyeti”, doğru bilgi ile mümkün olabilir. İnsan, bilmeden de doğru olanı yapabilir; ancak, sorumluluk bilinci, yapılan her şeyin bilerek yapılmasını gerektirmektedir. Israrla, düşünmeyi, akletmeyi, ibret almayı, öğüt almayı, bütün bilgi vasıtalarını etkin kullanmayı emreden Kur’an, “Bilmediğin şeyin ardına düşme. Doğrusu, kulak, göz ve kalb işte bunların hepsi ondan sorguya çekilir.”(İsra, 36) buyurarak, bilerek inanmayı, bilerek yaşamayı istemektedir.

Kur’an, her konuda sağlam bilgi ile, delile ve belgeye dayalı olarak hareket edilmesini istemekte; “zan”na uyulmasını eleştirmekte (Necm, 23, 28); zannın hiçbir yarar sağlamayacağına (Yunus,36); hatta zannın bir kısmının günah olduğuna (Hucurat, 12) dikkat çekmektedir. Hucurât sûresindeki şu âyet, her alanda doğruyu arama konusunda bir uyarıdır: “Ey inananlar! Eğer yoldan çıkmışın biri size bir haber getirirse, onun iç yüzünü araştırın, yoksa bilmeden bir millete fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz.” (Hucurat, 6).

Öte yandan, Kur’an, “ataların dini” adı altında, geçmişten intikal eden kültürel mirasın ve düşünce geleneklerinin eleştiri dışı tutulmasını da şiddetle eleştirmektedir: “Onlara: ‘Allah’ın indirdiğine uyun!’ dendiği zaman: ‘Hayır, atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız’ derler. Ya ataları bir şey düşünemeyen ve doğru yolda olmayan kimseler idiyseler!” (Bakara, 170). İslam, fıtrata uygun bir dindir. Müslüman insan, insanı ilgilendiren her konuda aklını özgürce kullanabilir. Doğruların peşinde olmak, aklı en üstü düzeyde kullanmak Kur’an’ın emridir. Doğrunun, hakikatin peşinde olanlar aklın ve vahyin sesine kulak verirlerse, kafa karışıklığındın mutlaka kurtulabilirler.

Pazartesi, 09 Kasım 2015
Uzun bir yapılandırma sürecinin ardından web sayfamız tekrar yayında. Güncelleme süresince yaşayabileceğiniz içerik ve görünüm sıkıntıları için özür dileriz.

En Çok Okunanlar

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim