Kur’an, öncelikle insana “insan”ı anlatır. Bazen insanın duygusal iniş çıkışlarını, bazen aklın zirvesindeki sıçrayışları; çoğu zaman da “anlam arayışı”nın insanı nerelere sürükleyebileceğini Kur’an’ın ışığında izlemek, hatta yeniden keşfetmek mümkün olur. Kur’an’ın birebir insana karşılık geldiğini söylersek, pek de abartmış sayılmayız.

Kur’an’ın insanla ilgili temel tezleri bazı surelerde çok yoğun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu doğrultuda Mekke döneminin sonlarına doğru nazil olan Casiye suresinin ilginç bir örnek teşkil ettiğini düşünüyoruz. Casiye suresi, insan gerçeğinin, vahiy, Tanrı inancı ve ahrete imanla harmanlanarak çarpıcı bir şekilde insanın önüne serildiği, insanın hem ufkunu zorlayan, hem de insanı gerçekliğin sınırlarını fark etmek zorunda bırakan muhteşem bir suredir. Casiye suresinin suresinin ışığında insan, evren ve Tanrı gerçeğini birlikte anlamaya çalışalım.

İnsan, kendisini, evrende, “insan” olarak bulan ve bilen bir varlıktır. İnsan olarak yaratılmış olmak, insanın tercihleri sonucunda gerçekleşmiş değildir. Adeta özenle hazırlanmış bir bilmece ve bulmaca ile karşı karşıya bırakılmış, insan. Aklı ve insan olduğunun farkında oluşu, belki de, içine doğduğu “bilmece/bulmaca”yı çağrıştıran sınavda, doğuştan getirdiği en ciddi ayrıcalıkları.

İnsan, kendisinin farkında; etrafındaki varlıkların ve olup bitenlerin de farkında. Önünde bulduğu her kapıyı araladıkça, iç içe yeni kapılarla karşılaşıyor. Sanki bir güç/akıl, insanın ilgi alanına girebilecek her yere, birtakım ipuçlarını özenle, bilinçli olarak yerleştirmiş. Ancak, ipuçlarının “ipucu” olduğunu bilebilmek, öncelikle ne aradığını, aradığını nerede ve nasıl bulabileceğini bilmeye bağlı. İşin ilginç yanı, öncelik gerektiren ”ne aradığını bilmek” de, insanın/arayanın, ancak aklı, hür iradesi ve çabası ile bilinebilecek gibi görünüyor. İnsan bazen kendisini uçsuz bucaksız kum çöllerinde, ya da denizin ortasında yapayalnız hissediyor; gökteki yıldızlardan başka tanıdık hiçbir şey yok… Yıldızların dilini anlamak da yine bilgi gerektirmiyor mu? İşte tam da bu noktada “vahiy” imdadımıza yetişiyor: ”Bu Kur’an, insanlık için bir bilinç kaynağı/ kavrayış aracıdır; tereddütsüz bir inanca ve emniyete ulaşanlar için de bir rahmet ve hidayettir” (45/20). Bu bağlamda Kur’an, İslam dini için temel referans çerçevesidir. İnsan, “ben Müslümanım” diyecekse, öncelikle Kur’an’a rağmen Müslüman olunamayacağını bilmek zorundadır.

Kur’an, insanın önüne üç varlık alanını bütün açıklığı ile sererek, insanı “hayat sınavı”nda başarılı olmaya davet eder. Bu varlık alanları: Tanrı, insan ve evrendir. İnsanı merkeze alarak düşünecek olursak, Tanrı’nın dili, kelime ve kavram boyutunda vahiy/Kur’an, eylem boyutunda ise evrendir. Tanrısal dile aşina olan her insan, kendisini ve evreni anlamaya başlar. Bunun için insanın öğrenmeye açık olması gerekir. Öğrenmeye/bilgiye açık olan her insan, hem fıtratında var olan “doğru”yu bulma imkanını geliştirebilir, hem de vahyin ve bilimin desteğiyle “dosdoğru bir insan olma”yı başarabilir.

Yüce Yaratıcı, insanı, evrenin dilini okumaya ve anlamaya davet ediyor: “Doğrusu göklerde ve yerde mü’minler/inanmak isteyenler için nice ayetler/mesajlar vardır (45/3). Sizin yaratılışınızda ve yeryüzüne yaydığı canlıların yaratılışında bütün kalpleriyle inananlar için ayetler/mesajlar vardır (45/4). Gece ile gündüzün birbirini izlemesinde ve Allah’ın gökten indirip onunla cansız toprağa hayat verdiği suda/rızık imkanlarında ve rüzgarları estirmesinde, akıllarını kullanan insanlar için ayetler/mesajlar vardır.” (45/5). Bu ayetlerde “inananlar”, “bütün benliği ile inananlar” ve “akıllarını kullananlar”ın peş peşe zikredilmesi, ancak bu vasıflara sahip kimselerin ibret alacağına işaret edilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. İman, asla akıldan bağımsız olamaz.

İnsan “Allah’ın ayetlerini” (vahiy ve evren) iyi okuduğu zaman, kendisinin evrendeki yerini daha kolay anlayabilir. İnsanın madde üzerinde tasarruf imkanı vardır. “Denizde” (45/12) ve “göklerde ve yerde olan her şey” (45/13) insanın emrine verilmiş, insana boyun eğdirilmiştir. Bu, insanın birtakım yaratıcı yetilerle donatılması anlamına gelmektedir. İnsan aklı, “yaratıcı”/ kurucu/ inşa edici bir akıldır. Bu yaratıcılık, kültür ve uygarlığın temelini oluşturmaktadır. Hayatın anlamı da, insanın yaratıcı yetilerinde gizlidir. “Her kim doğru ve uygun bir şey yaparsa, kendi iyiliği için yapmış olur; kim de kötülük işlerse, kendi aleyhine işlemiş olur. Sonunda hepiniz Rabbinize döndürüleceksiniz” (45/15).

İnsanla ilgili her şey, mutlaka “doğruluk”la, “dürüstlük”le bir şekilde ilgilidir. İnsan, yaratılışı gereği, “doğru”nun ne olduğunu bilir. Sorun doğrunun ne olduğunu bilmekten çok, doğru olup olmamakla ilgilidir. Nitekim kendilerine “vahiy, hikmet ve peygamberlik” verilen İsrailoğulları (45/16), “aralarındaki kıskançlıktan dolayı” (45/17) ihtilafa düşmüşlerdir. “Kendi kendini aldatan günahkar”lar (45/7) da, “Allah’ın ayetleri kendilerine okunduğunda sanki hiç işitmemiş gibi büyüklük taslarlar” (45/8).

İnsanla ilgili bütün olumsuzluklara açılan kapı, “kendi kendini kandırma” konusundaki bilinçli tercihlerle birlikte aralanmaya başlamaktadır. Bu durumun uç örneklerinden birisi şirkin bir türü olan “arzu ve hevaya tapma”dır: “Kendi arzu ve özlemlerini tanrı edinen ve (bunun üzerine) Allah’ın, (zihninin hidayete kapalı olduğunu) bilerek saptırdığı, kulaklarını ve kalbini mühürlediği ve gözlerinin üzerine bir perde çektiği (insan)ı hiç düşündün mü? Allah’ın onu terk etmesinden sonra, kim ona doğru yolu gösterebilir? O halde hiç düşünüp ders çıkarmaz mısınız?” (45/23).

“Kendi arzu ve özlemlerini tanrı edinenler”, şöyle derler: “Bu dünyadaki hayatımızdan başka bir şey yok; dünyaya geldiğimiz gibi ölürüz ve bizi ancak zaman yok eder”; “fakat onların bu konuda hiçbir bilgileri yok; onlar sadece zannederler.” (45/24).

Yaratıcı yetilerle donatılmış insanın hayat sınavında başarılı olabilmesinin en kısa yolunu Yüce Yaratıcı Fussılet suresinin 30. ayetinde şöyle belirtmektedir: “Rabbimiz Allah’tır diyen sonra da dosdoğru/ istikamet üzere olanlara gelince, onların yanına melekler iner ve şöyle derler: Korkmayın ve üzülmeyin; işte size vaat edilmiş olan cennet müjdesi.” (41/30) İnsan, kendi varlığının, evrendeki yerinin ve Yüce Yaratıcı’nın varlığının farkında olduğu kadar insandır.