• 1
  • 2

Öne Çıkan Makaleler

Bir bayram arefesinde, bayramınızı kutlamadan önce, bir hususu birilikte düşünelim istiyoruz: Hemen bütün sorunlarımız, bir şekilde dinle, ya da din anlayışı ile irtibatlı. Din, birleştirici olma ve hayata anlam katma özelliğini kaybetmeye başlamış. İnsanımız, sorunları da, çözümü de din üzerinden okumayı, değerlendirmeyi seviyor. Daha açık bir ifade ile, bu toplum din dilini kullanmaktan hoşlanıyor. Ancak, din dili korku dolu bir dil ve artık ayrıştırıcı olmaya başlamış. Öyle ise, şimdi soruyu soralım: Bizim, dinden vazgeçmemiz, dini yok etmemiz mümkün olamayacağına göre, bu dinle barışmamız mümkün değil mi? İslam, bizim, Batı standartlarının ilerisinde bir demokrasi yaratmamızı kolaylaştırmaz mı? İslam, barışı güveni esas alan bir din olmasına rağmen, niçin Müslümanların yaşadıkları yerlerde barış yok? Niçin güven kültürü yaratılamıyor? Müslümanlar, niçin gittikçe daha alt guruplara ayrılıyorlar? Niçin her dini gurup, sadece kendisini Müslüman olarak görüyor? Müslümanlar, niçin din adına birbirlerini öldürüyorlar?

Bu soruları, keyfinizi kaçırmak; ağzınızın tadını bozmak için sormuyoruz. Zaten yeterince derdimiz var; gereğinden fazla içimiz acıyor. Bu soruları, güveni, adaleti, barışı yaşam biçimi haline getirebilmek için, özellikle de bayramlarda sormak gerektiğini düşünüyoruz. O zaman, cevabı en başta verelim: Bu sorunları biz yarattık, öyleyse bu sorunları yine biz çözebiliriz. Önemli olan, öncelikle sorunların çözülebilir olduğuna inanmaktır. Ancak, çözümü dışarıdan aramanın, sorunların çözümsüz kalması anlamına geleceğini unutmamak gerekir.

Dinle ilgili hiçbir sorun çözümsüz değildir. Din alanındaki kurumsallaşmanın insan ürünü olduğunu bilirsek, sorunların çözümü için, öncelikle, din ve anlayışının birbirinden ayrılması gerektiğini kolayca görebiliriz. Bizim sorunumuz, büyük ölçüde, geleneği din haline getirmekten kaynaklanmaktadır. Gelenek din haline gelince, din işlevini kaybetmeye başlar. Oysa, din, en temelde, insanca yaşayabilmenin temel ortak paydasını insanlara kazandırır.

Din, insanlık tarihi boyunca, insanın olduğu her yerde var olmuştur. Tarih bize, bütünüyle dinden uzak bir toplumun var olduğunu söylememektedir. Bu durum, bir yandan dinin doğrudan insanın varlık yapısı ile ilgili olduğunu hatırlatırken, diğer taraftan da, dinin niçin bu kadar “istismar” edilmeye müsait olduğunu düşünme imkanı vermektedir.

Din, esas itibariyle insanın, yaratılmış, inanan bir varlık olması temeli üzerinde vücut bulur. Din, toplumda, birlikte yaşamanın temel kodlarını bünyesinde taşır. Çünkü din, kültürün şekillenmesinde en etkin faktördür; insanın akılla bulabileceği doğrulara yaptırım gücü kazandırır. Hemen belirtelim; akıl ve vahiy bir madalyonun iki yüzü gibidir. Aklın ilkeleri, aynı zamanda dinin kurucu ilkeleridir. Vahiy, insanın akılla ulaşabileceği doğruları yeniden insana hatırlatır; insanın iyiden, güzelden, doğrudan yana tavır almasını mümkün kılar. Bu sebepten diyoruz ki, insan aklıyla doğruyu bulabilir, hakikate ulaşabilir; ancak, aklın yaptırım gücü yoktur.

Dinin istismara açık olması, daha çok din anlayışının korkular üzerine inşa edilmesi ile ilgilidir. İnsanlar, ta çocukluktan itibaren sevgi yerine günah, güven yerine korku ile büyütülürlerse, ister istemez “korku” merkezli bir din anlayışı ortaya çıkar. Korku, insanın din anlayışının temeline çöreklendiği zaman, oradan ne eleştirel düşünce, ne koşulsuz sevgi, ne de yüksek güven çıkar. Oysa, İslam, aklı, ilkeyi, güveni merkeze alan, Allah’ın rahmetinin kuşatıcılığı üzerine inşa edilen bir dindir.

Diğer taraftan, Kur’an’ın öngördüğü iman, bilgi temelli olur. Yani, Müslüman insan önce bilir, sonra inanır. Önce bilen insan, inancının vahyi ve mantıki temellerini de iyi bilir. Aklı etkin kullanmanın ibadet olduğunun da farkındadır. Ancak, Müslümanların önemli bir kısmı, imanın inşa edilebileceğini pek düşünmezler. Daha da ötesi, iman ve akalı alternatif kavramlar olarak görürler. Bu durum, Kur’an dilinde “kalp mühürlenmesi” denilen, çelişkilerin görülememesinin ta kendisidir. Oysa Kur’an, insana, insanı, eşyayı, olay ve olguları doğru anlama, doğru değerlendirme imkanı sağlamak için gelmiştir. Kur’an’ın şifa ve rahmet kaynağı olması, ancak onun doğru anlaşılması ile mümkün olabilir. Bir Müslüman, Kur’an’ı anladığı kadar, onun kurucu ilkelerini hayatına taşıyabildiği kadar ve değer üretebildiği kadar Müslüman olur. Kısaca, bilgi olmadan Kur’an’ın istediği gibi bir Müslüman olmak pek mümkün değildir.

Din anlayışının korku merkeze alınarak, bilgi temelinden yoksun bir şekilde, sözlü kültürle oluşması, her şeyden önce, korkuların kurumsallaşması ve geleneğin dinleşmesini beraberinde getirmektedir. Bu durum, dinin insan hayatına anlam kazandırma gibi bir işlevini etkisiz kılmaktadır. Anlam gözden kaybolunca, din de, ister istemez şekle indirgenmiş olmaktadır. Gündelik hayatımızı dolduran dini konuşmaların, tartışmaların, çoğu zaman şekilde boğulmakla sonuçlanmasının sebebi budur.

Buraya kadar söylediklerimiz, dinin sorun olmaktan çıkabilmesi için, korku üzerine değil, güven üzerine; şifahi kültürle değil, Kur’an’ın kurucu ilkeleri ile inşa edilmesinin bir zorunluluk olduğunu göstermektedir. Din hakkında, özgürce düşünecek kadar doğru bilgiden yoksun olan bir kimse, çarpık din anlayışının sonucu olan cenderenin içinde, kendi kendine işkence etmekten öteye gidemez.

Şimdi de meselenin bir başka boyutuna dikkat çekelim: Din, en temelde bireyseldir. İslam, iman ve sorumluluk noktasında bireyi esas alır. Dinde zorlama yoktur. Dileyen inanır, dileyen inanmaz. Kimse kimsenin günahını çıkmaz. Her insan, biricik özgün bir varlıktır. Din, insan için bir tekliftir. İslam, siyasi meseleleri insanın sorumluluğuna bırakmıştır. İslam devleti diye bir şey söz konusu olmaz. Halifelik, Müslümanların tarihsel akış içinde ürettikleri beşeri bir kurumdur. Bu tespitler, din-siyaset ilişkisi ile ilgili sorunların, İslam’dan değil, Müslümanlardan, gelenekten kaynaklandığını göstermektedir.

Biz, Batı standartlarının ilerisinde bir demokrasi ve laiklik üretebiliriz. Bunun kök hücreleri bizim kültürümüzde vardır. Ancak, mevcut din anlayışı, sağlıklı birey bilincinin gelişmesini engellemektedir.

Sözün özü, sorunlarımızın hiç birisi çözümsüz değildir. Yeter ki, çözmek isteyelim. Kur’an, Müslümanları hep birden “Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaya” şöyle çağırmaktadır: “Ey inananlar! Allah’tan sakınılması gerektiği gibi sakının, sizler, ancak Müslüman olarak can verin. Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın. Allah’ın size olan nimetini anın: Düşmandınız, kalblerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Bir ateş çukurunun kenarında idiniz, sizi oradan kurtardı. Allah, doğru yola erişesiniz diye size böylece ayetlerini açıklar” (Al-i İmran, 102-3). Bu ayetler, İslam öncesi dönemde savaşsız günü geçmeyen Medine’nin düşman kardeşleri Evs ve Hazreç kabilelerinin durumuna dikkati çekmektedir. Bu iki kabile adeta uçurumun kenarında iken İslam sayesinde kardeş olmuşlar ve iyilik yolunda birbirleriyle yarışmaya başlamışlardır. Medinelilerin Ensar adını almaları oldukça anlamlıdır.

Diyoruz ki, bölünen parçalanan toplumlar yok olmaya mahkumdurlar. Hele bu parçalanmanın sebebi, din ve din anlayışı olursa, durum gerçekten vahim olur. Kur’an, Müslümanlara hafızalarını tazeleme imkanı sağlamakta; geçmişten ders alarak top yekun Allah’ın ipine sarılmalarını istemektedir. Geçmişi anlamayan, geçmişten ders almayan toplumlar, geçmişteki acı tecrübelerin benzerlerini tekrar yaşamak zorunda kalabilirler.

Bir bayram arefesinde İslam’ın birleştirici ruhuna her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğunu görebiliyoruz. Dünyanın en köklü devlet geleneğine sahip bir milletin, herkesi mıknatıs gibi çekecek yüksek hedeflerden uzak kalması, siyasetin ayrıştırıcı dilinin olumsuz izlerinin kalıcı olmasına yol açmaktadır. Öyleyse, Türkiye’nin mevcut durumunun bir zamanların Endülüs’ü gibi olduğunu hatırlatmak isteriz. Endülüs’te Müslümanların birikimi ile Batı kafası buluşmuştu. İşte mevcut uygarlık bu birlikteliğin ürünüdür. Bugün bu uygarlık kendi değerlerini yemeye başlamıştır. İnsanlığın yeni bir uygarlığa ihtiyacı vardır. Bu yeni uygarlığın yeşermesi için en müsait yerlerden birisi üzerinde yaşadığımız topraklardır. Bu topraklarda, insanlığın mevcut birikimi, uygarlığa vücut veren kök hücrelerle buluşmaktadır. Diyoruz ki, yeni bir uygarlık, niçin tekrar bu milletin eseri olmasın? Bunun gerçekleşebilmesi için, en kısa zamanda dinin sorun olmaktan çıkartılması, sağlıklı bir demokrasi kültürü ile, bilginin gücüne sahip olunması gerekmektedir. Belki içinden geçmekte olduğumuz değişim süreçleri bu yüzden çok sancılı olmaktadır. Belki de bu sancılar, bu acılar, bir tür doğum sancısıdır. Mutluluğun yaşam biçimine dönüştüğü bayramlar, geleceğe güvenle bakabildiğimiz zaman yaşanacaktır. Bunun yolu da, birbirimizle uğraşmak değil, birlikte üretmek, yaratıcılığımızı daha fazla etkin kılabilmek için yarışmaktan geçer. Koşan insanlar, birbirleri ile uğraşacak vakit bulamazlar. Bizim sorunumuz, biraz da tembellikle ilgili olmalı…

Yüce yaratıcıdan dileğimiz barış, sevgi, mutluluk dolu; birlikte yaşama ve sorumluluk bilincinin gelişmesine katkıda bulunacak nice bayramları özgürce, hep birlikte yaşamayı nasip etmesi… Hayırlı bayramlar efendim.

Pazartesi, 09 Kasım 2015
Uzun bir yapılandırma sürecinin ardından web sayfamız tekrar yayında. Güncelleme süresince yaşayabileceğiniz içerik ve görünüm sıkıntıları için özür dileriz.

En Çok Okunanlar

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim