Kendini bilmek, esas itibariyle insanın kendisi hakkında doğru bilgi sahibi olması, bu bilgiyi de kendisi ile ilgili süreçlerde kullanabilmesi demektir. İşin tuhaf tarafı, eğer kendimizi bilmek, tanımak, anlamak için özel çaba harcamazsak, kendimizi asla bilemez, tanıyamaz ve anlayamayız. Bu iş, öncelikle yüksek derecede bilme arzusunu, daha sonra da emek vererek öğrenmeyi ve bilinenleri hayata geçirmeyi gerektirir.

Kendini bilmek için, insanın kendisini bilmeyi istemesi, atılması gereken ilk adımdır. İnsanlar, kendilerinden çok, kendileri dışında olup bitenlerle ilgilenmeyi tercih ederler. Belki de, var olabilme refleksi, dış dünyayı insanın önüne geçirmektedir. Ancak, dış dünyayı anlamaya, tanımaya, bilmeye çalışırken, bu işi kendimiz için yaptığımızı unutuyoruz. Biz, var kalabilmek için dışımızda olup bitenlerle uğraşırken, dış dünya bizi yavaş yavaş yutmaya başlıyor. Çoğu zaman bırakın kim olduğumuzu, yaşadığımızın bile farkında olmuyoruz. Olaylar bizi peşinden sürüklüyor. Oysa insana yakışan olayların peşinde sürüklenmek değil olayları peşinde sürüklemek olmalıdır. Bunlar bir gerçeği ortaya çıkartmaktadır: Kendini bilmek istemeyen, kendini bilmek için özel emek harcamayan bir kimse, asla kendini bilemez; en ileri noktada kendini bildiğini zanneder; bunun da zan olduğunun farkına varamaz.

Kendini bilmek, bir anda olup bitecek bir şey değildir. Öncelikle, kendini bilme işinin, insanın son nefesini verinceye kadar devam edecek bir süreç olduğunu bilmek gerekir. Bu yolculukta bilinçle atılan her adım, insanı hep daha ilerilere taşır. Kendinizi bilmeye başladıkça, hem bilme iştiyakı, hem kendilik bilinci artar; hem de insan, insan olmanın bizahi değer olduğunu fark ederek, kendisi ile ilgili ne kadar az şey bildiğini derinden kavramaya başlar. Bildiğiniz kadar değer üretebilir; ürettiğiniz değerler kadar insan olabilirsiniz.

Kimlik ve kişilik dediğimiz kavramlar, bir başka ifadeyle kendimizle, kim olduğumuzla ilgili algımız, kendimiz hakkındaki bilgilerimizin üzerine inşa edilir. Ancak, bu inşa süreci içinde yaşadığımız toplumdan bağımsız değildir. Eğer, kendimiz olmak gibi bir niyetimiz varsa, hiç olmazsa kendi varlığımızın farkına vardığımız andan itibaren, kendimizi kendi dışımızdaki dünyanın etki çemberine teslim etmemeliyiz. İçinde yaşadığımız ortamı görmezlikten gelmek elbette mümkün değildir. Bu durum, bizim bütünüyle edilgen olmamızı gerektirmez. Kendimiz olmak, aynı zamanda özne olmak anlamına gelir. Kendi varlığının farkında olmayanlar, sağlıklı birey bilinci geliştiremezler. Birey bilinci gelişmeden de özne olmaktan söz etmek abesle iştigal olur.

İnsanın kendini bilmesi, ne yaptığını, ne yapabileceğini ve ne yapması gerektiğini bilmesi ile mümkün olabilir. Her insan biricik, özgün bir varlıktır. Tanrı her insanı “tek” olarak yaratmıştır. İnsan, oluş halindedir. İlk hücrelerin teşekkülü ile birlikte başlayan insan olma süreci, bilebildiğimiz kadarıyla son nefesimizi verinceye kadar devam etmektedir. Her insan, hayatın her anında yeni bir insandır. Bu durum, insana, kendini toplum içinde inşa imkanı sağlamaktadır. Genetik miras, aile, içinde yaşadığımız ortam, bizim kendimizi inşa sürecinde, eğer kendi varlığımızın farkında olur, kendimizi inşa için irade ortaya koyar ve çaba sarf edersek, bizim izin verdiğimiz kadar belirleyici olabilir. Biz insiyatif almazsak, o zaman da bizi, bizim dışımızdaki her şey inşa etmeye kalkışır ve biz, biz olamayız.

Tanrı insanı birtakım yaratıcı yetilerle donatmıştır. Her insanın, hayatı anlamlı kılacak pek çok yetisi vardır. İnsanın biricikliği, her insanın yaratıcılıkta özgün olabileceği, enerjisini “salih amel”e dönüştürerek hayatın anlamını yakalayabileceği imkanlara sahip olduğu anlamına gelir. Ancak, bunun için öncelikle potansiyel olarak bekleyen yetinin/ yetilerin keşfedilmesi, açığa çıkarılması ve etkin kılınması gerekmektedir. İnsanda bulunan yüksek yetinin atıl kalması/ bırakılması, birtakım psikolojik rahatsızlıklara, hatta insani yıkıcılığa kapı aralayabilir. Şiddetin kökenindeki sebeplerden birisinin de engellenme duygusu olduğunu hatırlamakta fayda vardır.

Kendini bilmek, yaratıcı yetileri olan, yaratılmış bir varlık olduğunu bilmek anlamına da gelir. Bir başka ifadeyle insanın evrendeki yerini bilmesi, kendisi ile ilgili varoluşsal koordinatları keşfetmesi ile mümkün olabilir. Var olan varlık ya Tanrı’dır, ya da O’nun yaratığıdır. İşte tam da burada, insanoğlu hayatın sınavı ile karşı karşıya gelir. Tanrı’nın affetmeyeceği tek günah O’na eş koşmaktır. Bunun sebebi ise insanın gururudur, kibridir; yani insan olmanın temel çizgilerini görmek istememesidir. Her insan, eğer önyargılardan arınmış olarak sağlıklı düşünebiliyorsa, Tanrı’nın var ve bir olduğu düşüncesine kolayca ulaşabilir. Bu noktada, akıl sağlığı yerinde olan bütün insanlar eşit düzeydedir. Eğer inanmıyorsa, bu insanın bireysel tercihidir. Bu tercih de, temelde Tanrı’nın var olduğu bilgisinin, muhtelif sebeplerle görmezlikten gelinmesi ile ilgilidir. Yaratıcılığın özünde fark edilmek vardır. Tanrı’yı görmezlikten gelmek, bilerek O’nu hafife almak anlamına gelebilir. Belki de “Kendini bilen Rabbini bilir” sözünü bu “yaratma” boyutunda anlamak, kendini bilmeyi de kolaylaştıran bir başlangıç, ya da bitiş noktası olabilir.

“Yaratma”yı, ya da “yaratıcılık”ı esas alarak kendini bilme üzerinde düşünmeye devam ettiğimizde karşımıza hayatın anlam ve amacı meselesi çıkmaktadır. Eğer insan yaratılmış bir varlık ise, Yaratan’ın onu amaçsız yaratmış olabileceğini düşünmek “yaratma”nın mantığına pek uymamaktadır. Öyle ise, insanın yaratılış amacı nedir? Bu doğrultuda, hem tek tek bireylerin, hem de genel anlamda insanın yaratılış amacından söz edilebilir mi? İnsanın yaratılış amacı ile, insanın anlam arayışı arasında bir irtibat var mı? Bu tür sorulara cevap bulabilmek için Tanrısal akıl, Tanrısal yaratma ve beşeri yaratma üzerinde biraz derinleşmek gerekmektedir. Sözün özü, sağlam bir irade ve bilinçli çabalarla başlayan kendini bilme yolculuğu, bilgi ve bilinç düzeyi arttıkça insanın önüne yeni kapılar, yeni dünyalar, hatta yeni bir varlık alanı açar. Bu süreçteki her şeyin temelde bilgiye bağlı olduğunu, pek çok şeyin beynimizde başlayıp, orada bittiğini unutmamak gerekir. Beşeri plandaki yaratmanın insanın isimleri öğrenmesi ile, yani kelime ve kavram üreterek, bunlarla düşünmeye başlaması ile birlikte ortaya çıktığını düşünecek olursak, kendini tanımanın da başlangıç noktasının tam da burası olabileceğini görebiliriz.