• 1
  • 2

Öne Çıkan Makaleler

Giriş:

Günümüzdeki yaygın kullanılışı ile “Alevilik-Bektaşilik” konusu, Türkiye’nin bütün tarihsel ve toplumsal sorunları gibi, doğası gereği yeterince karmaşık bir konudur. Bu durumun, öncelikle, bizim toplumsal paradigmamızın en kolay çözülebilecek sorunları bile, çözülemez niteliğe dönüştüren, bardağın daha çok boş tarafını görme eğiliminde olan yapısından kaynaklandığı düşünülebilir. Ancak, Alevilik-Bektaşilik konusunun, akıllara durgunluk verecek derecede karmaşık hale gelmesinin birtakım ciddi sebeplerinin de olması gerekir.

Bunlardan bazılarını şöyle sıralamak mümkündür: Alevilik-Bektaşilik, üst üste bindiren, dalga boyları birbirine girmiş bir süreçler topluluğu olarak günümüze gelmiştir; başlangıç ve bitiş noktalarını tespit etmek çok kolay değildir. Üstelik, konu bir bütün halinde anakronizm örneği olarak karşımıza çıkmaktadır; iç içe girmiş bir geçmişte, hem geçmiş, hem de bugün ve gelecek kaybolmuştur. Konu ile ilgili ilk ciddi araştırmalar, çeşitli sebeplerle Batılılar tarafından yapılmıştır. Daha sonraki araştırmaların önemli bir kısmının, ilklerin izinden, onların yol haritasını takip ederek gerçekleştirildiği bilinen bir husustur.Bu durum, Türk toplumunun sosyo-kültürel bütünlüğü gözardı edilerek, birtakım yapay farklılıkların gerçek anlamda farklılıkmış gibi algılanmasına yol açmış, ortak paydalar neredeyse unutulmuştur. Alevilik-Bektaşilik konusu, siyasal ve ideolojik malzeme olarak görülmüş ve etnik boyut da devreye sokularak çok kötü bir şekilde tüketilmiştir. Konu ile ilgili ciddi bilimsel araştırmalar, maalesef yok denilecek kadar azdır. Bilimsel bilgi eksikliği, keyfi Alevilik-Bektaşilik inşalarını kolaylaştırmıştır.

Bugün gelinen noktada Alevilik-Bektaşilik konusu, artık, sadece Türkiye’nin gündeminde ön sıralardaki bir konu olmaktan çıkmış; uluslar arası ölçekte de önem kazanmaya başlamıştır. Bunun en son ve çarpıcı örneklerinden birisi, Avrupa Birliği müzakereleri sürecinde, bu konuda gelişme olup olmadığının tespiti ile ilgili hususlardır. Kısaca ifade edecek olursak, doğası gereği yeterince karmaşık olan konu, gitgide daha da karmaşık hale gelmekte, hatta getirilmektedir. Tek çözüm yolu, konunun bilimsel yöntemlerle ele alınması ve bilimin ışığında aydınlığa ve açıklığa kavuşturulmasıdır. Biz, bu makalemizde, Türk Tarihi’nin en önemli kırılma noktalarından birisi olan, bugün kullanılan şekliyle Alevilik, tarihteki gerçek adıyla “Kızılbaşlık” farklılaşmasının, tarihsel süreçte nasıl karmaşık hale getirildiği konusu üzerinde duracağız. Aslında Kızılbaşlık kavramının, yerini Alevi kavramına bırakması bile başlı başına bir karmaşıklık sebebidir. Tarih bilinci yoksunluğu, ya da eksikliği, insanların mezhep ve meşrep bağlantılarını, tarihsel gerçekliği unutarak, kendilerince en uygun, en iyi yere taşımalarına yol açmaktadır. Özellikle sözlü kültüre dayalı olarak biçimlenen bellekte, bir yandan efsane ile gerçek arasındaki farklılıklar kaybolmakta, diğer yandan da, süreç kavramı algılanamaz hale gelmektedir. Buna, çift yönlü olarak işleyen, “bizden olanlar- bizden olmayanlar” mantığı eklendiği zaman, olaylar anlaşılamaz, sorunlar da çözülemez bir hüviyete bürünmektedir.

a. Kızılbaşlık Farklılaşmasının Kökeni ve Temel Nitelikleri

Sosyal olaylar, olgular ve oluşumlar, hiçbir zaman tek bir sebebe indirgenemez. Her hadisede, mutlaka birden çok etkin sebep vardır. Kızılbaşlık farklılaşmasının da, elbette İslam öncesi Türk kültürüne dayanan bir boyutu olacaktır. Türklerin İslam’la ilk tanıştıkları andan itibaren yaşadıkları serüvenin izlerini bulmak hiç de zor değildir. Kızılbaşlığın teşekkül sürecinde toplumsal yapıyı, özellikle konar göçerliği gözardı ederek Kızılbaşlığı anlamak mümkün değildir. Kızılbaşların içinden çıktıkları ortam da oldukça önemli bir sebeptir. Osmanlı’nın, Akkoyunluların, Karakoyunluların devlet yapısı, ekonomik durumu, o zaman diliminde mevcut olan dinsel anlayış biçimleri de Kızılbaşlık üzerinde etkili olmuştur. Bütün bunların ötesinde, Kızılbaşlık farklılaşmasına damgasını vuran iki önemli etken vardır: Erdebil Tekkesi[1] ve Osmanlı- Safevi mücadelesi[2].

Kızılbaşlık, Türk tarihinde, bir grubu, bir zümreyi ifade için ilk defa Safevi Devletinin kuruluşuna giden süreçte, Şah İsmail’in babası olan Şeyh Haydar (1488) zamanında kullanılmaya başlanmıştır. Türklerin zaman zaman kızıl renkli tac giydikleri bilinen bir husustur. Ancak, Şeyh Haydar, kendi taraftarlarını diğer insanlardan ayırmak için, onların on iki dilimli kızıl tac (Tac-ı Haydarî) giymelerini istemiştir. Şah İsmail’le birlikte Kızılbaş kavramı, bir anlamda Şah İsmaili ve Safevileri destekleyen Türklerin ortak adı haline gelmiştir. Kızılbaş adının, Şah İsmail ve taraftarları tarafından övünçle kullanıldığını kaynaklardan tespit etmek mümkündür. Nitekim, Şah İsmail’den sonra Safevi devletinin başına geçen ve 1576’da ölümüne dek iktidarda kalan Şah Tahmasb tarafından yazılan “Tezkire” isimli eserde bile, “Kızılbaş” adı, herhangi bir olumsuz anlama işaret edilmeksizin, “Safevi taraftarı, Safev askeri” anlamında kullanılmıştır[3].

Osmanlılar da, Safevi taraftarı olan, onları açıkça destekleyen bütün toplulukları öncelikle “Kızılbaş” diye isimlendirmişlerdir. Ayrıca, Rafizi, mülhid gibi isimler de kullanılmıştır. Erdebil Tekkesi’nin müridleri, tekkenin Safevi devletinin teşekkülü sürecinde, sıradan bir mürid olmanın ötesinde, siyasî egemenliği gerçekleştirmek için hareket eden savaşçılar haline dönüşmesi ile birlikte, artık hem kendileri, hem de muhalifleri tarafından Kızılbaş diye anılmaya başlanmışlardır. Kızılbaş kavramı, Safevi Devleti’nin kuruluş sürecinde ortaya çıktığına göre, kavramın içeriğini, kapsam alanını ve sınırlarını doğru tespit edebilmek için, öncelikle Erdebil Tekkesi’nin geçmişine kısaca gözatmakta fayda vardır. Erdebil Tekkesi’nin kurucusu, Şeyh Safiyyü’d-Din İshak’tır (1334). Daha sonra sırasıyla Şeyh Sadreddin Musa, Şeyh Hoca Ali (1427), Şeyh İbrahim (1447), Şeyh Cüneyd (1460), Şeyh Haydar (1488) ve Şah İsmail tekkenin başında olmuşlardır. Erdebil Tekkesi, başlangıçta Sünni bir çevrede, ağırlıklı olarak Sünni öğretiye uygun tasavvufi faaliyetlerini yürüten bir tekkedir. Yapılan araştırmalar, Şeyh Safiyyu’d-Din’in, kendisi sünni olmasına rağmen, Tasavvuf’un bütün mezhepleri ve meşrepleri kuşatıcı niteliğine uygun olarak bütün Müslümanlara kucak açan, hatta Müslüman olmayan kimseleri de cezbeden, alim, fazıl bir Türk olduğunu ortaya koymuştur[4].

Şeyh Sadreddin’le birlikte, liderlerin kendilerini Hz. Muhammed’in soyu ile irtibatlandırma yoluna gittikleri bilinmektedir. Tekkenin devlete doğru giden süreçte iki önemli değişim yaşadığı dikkat çekmektedir. Bunlardan birisi, Hoca Ali’den sonra ilk izleri görülen Şiiliğe yönelik eğilimler, ikincisi ise Cüneyd’le birlikte öne çıkan siyasî iktidarı ele geçirmeye yönelik arayışlardır. Şeyh Cüneyd’in tekkenin başında olduğu dönem, hem Erdebil Tekkesi’nin Şii bir nitelik kazanması, hem de de Anadolu’daki Kızılbaşlık açısından çok özel bir önem taşımaktadır. Şeyh Cüneyd, babasının 1447’deki ölümünün hemen arkasından Karakoyunlu hükümdarı Cihan Şah’ın talimatları doğrultusunda Erdebil’den çıkarılır. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, muhtemelen, Cihan Şah’ın, Şeyh Cüneyd’i kendi ülkesinin bütünlüğü açısından bir tehdit unsuru olarak algılamış olmasıdır. Şeyh Cüneyd, Anadolu topraklarına geçer ve Osmanlı padişahı II. Murad’a, içinde bir mushaf, bir seccade ve bir tespihin de bulunduğu hediyeler gönderir; “Kurt Beli’ni bana viresun, mesken idineyin, dualarına meşgul olayın” diyerek Kurt Beli dilen bölgeye yerleşmek isteğini iletir[5]. II. Murad tarafından Şeyh Cüneyd’e verilen cevap, bir anlamda onun Erdebil’den çıkarılışı konusuna da açıklık kazandırmaktadır: “ Bir tahta iki padişah sığmaz”[6].

Osmanlılardan umduğu desteği bulamayan Şeyh Cüneyd, Karaman Oğullarının egemenliğindeki Konya gider ve Şeyh Sadreddin Konevi zaviyesinde konaklar. Zaviyenin o zamanki şeyhi Şeyh Abdullatif’tir. Şeyh Abdullatif uzun süre Şeyh Cüneyd’le görüşmek istemez. Daha sonra görüşürler ve aralarında, Aşık Paşazade’nin de şahit olduğu şöyle bir tartışma geçer: Şeyh Cüneyd sorar: “Ataya ashabı mı evladur, yoksa evladı mı evladur?”. Şeyh Abudlatif şöyle cevap verir: “Sual ettiğin makamda ashab evladur, zira ashabın hakkında Kelam-ı Kadim’de ‘Muhacirin ve’l-Ensar’ deyu anılmıştır. Ve dahi mezahib-i erbaa ashabdan alınmıştır; evladdan alınmış değildir”. Şeyh Cüneyd’in sorusu oldukça dikkat çekicidir: : “O ayetler ashab hakkında nazil olduğu vakit sen anda bile miydin (orada mıydın)”? Bunun üzerine Şeyh Abdüllatif şu cevabı verir: “Sen bu itikadla kafir oldun. Bu itikadla sana uyanlar dahi kafir olur”[7]. Şeyh Abdullatif’in, daha sonra Karaman oğlu İbrahim beye, bir mektup yazarak, “Bu Şeyh Cüneyd’in muradı sofuluk değildir, şeriat bozub kendu imaret taleb ider” dediğini Aşık Paşazade nakletmektedir. Bu tartışmada, nakledilenler, satır araları dikkatlice okunduğu zaman bize, Şeyh Cüneyd’in, yavaş yavaş Şii anlayışa doğru kaydığını göstermektedir. Bu tartışmadan sonra Şeyh Cüneyd’in Konya’yı terkederek Toroslarda yaşayan Varsak Türkmenlerinin arasına gittiğini görmekteyiz. Daha sonra da Haleb yakınlarında Arsuz Dağında bir kaleye yerleşir.

Burada kendisine Simavna Kadısı şeyh Bedreddin’in müritlerinden de katılanlar olduğunu, ancak, Memluk Sultanı Çakmak’ın gönderdiği bir ordu ile yapılan savaşta taraftarlarının önemli bir kısmının öldüğünü, onun da Trabzon’a arkasından da Uzun Hasan tarafından kabul görerek Diyarbakır’a yerleştiğini Aşık Paşazade nakletmektedir. Daha sonra Erdebil’e geçmeyi yeniden deneyen şeyh Cüneyd, Safevi iktidarının yolunu açmak için, sağa sola saldırmaya başlar ve bir savaş esnasında öldürülür (1460). Şeyh Cüneyd’in, gerek Varsaklar arasında iken, gerekse, Haleb yakınlarında faaliyet gösterirken, daha sonra Safevi devletinin kurulmasında etkin rol alacak olan pek çok Türk boyunu kendisine taraftar yaptığını görmekteyiz. Şeyh Safiyyüddin zamanında Erdebil Tekkesi’nin şöhreti Erdebil’in sınırlarını aşarak Anadolu içlerine kadar yayılmıştı. Şeyh Cüneyd dönemine gelinceye kadar, Erdebil Tekkesi ve şeyhleri hakkında olumsuz kanaatlerin var olduğuna dair elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Tam aksine, övgü dolu ifalere rastlamak mümkündür.

Öyle zannediyoruz ki, II. Murad’ın Şeyh Cüneyd’in yerleşmesine izin vermemesine rağmen ona ve gönderdiği elçilere hediyeler vermesi, bu olumlu kanaatın etkilerinin hala devam ettiğinin göstergesi olarak yorumlanabilir. Nitekim Osmanlı sultanlarının II. Beyazıt zamanında bile Erdebil Tekkesi’ne “Çerağ Akçesi” gönderdiği bilinmektedir. Öyle zannediyoruz ki, Tekke’deki Şiilik eğilimleri, iktidar arayışları ile pararel olarak gelişmiş olmalıdır. Burada dikkat çeken en önemli unsur, Şeyh Cüneyd’in kendisini peygamber soyu ile irtibatlandırmış olmasıdır. Peygamber soyu ile kurulan irtibat, bir yandan Şeyh Cüneyd’in iddialarına meşruiyet kazandırırken, diğer yandan da ona, Şiiliği kullanarak, kendi ihtiraslarını geleneğin içinde gerçekleştirme yolunu açmış olmaktadır. Şii eğilimler, Şeyh Haydar’ın zamanında, her bir dilimi oniki imamdan birini temsil eden “Oniki dilimli kızıl tac” (tac-ı Haydarî) ile, özgün bir sembolle açıkça ortaya çıkmış olmaktadır. Şeyh Haydar zamanında Erdebil Tekkesi, özellikle Anadolu’dan gelen Türk boylarının da katkısıyla, her zaman savaşmaya hazır bir ordugah haline dönüşmüştür.

Şeyh Haydar, 1488’de Tabarsaran’da yapılan bir savaşta öldürülmüştür[8]. Şah İsmail, babası öldürüldüğünde henüz bir yaşındaydı. Annesi ve diğer kardeşleri ile birlikte, 1490 yılına kadar Istahr kalesinde yaşamak zorunda bırakıldılar. Daha Sonra Erdebil’le geçti; babasının müridleri tarafından burada Rumlular mahallesinde saklandı[9]. Bulunma ve öldürülme tehlikesi hissedilince de Gilan bölgesine kaçırıldı. Bu dönemde, Erdebil tekkesi mensupları, İsmail’i henüz 6 yaşında olmasına rağmen Şeyh olarak görüyorlardı. İsmail 12 yaşında iken, etrafındaki tarikatın ileri gelenlerinin de etkisiyle harekete geçti, önce Erdebili’i ziyaret etti. Arkasından da, Erzincan’a gitti ve tekkeye bağlı müritlerini burada topladı. Daha sonra, babasının ve dedesinin intikamını almak ve kendi saltanat yolunu açmak için Şirvan Şahı Ferruh Yesar’ın üzerine yürüdü ve onun ordusunu yendi. Bu başarı, onun dikkatini çöküş sürecine giren Akkoyunlu devletine yöneltti. Elvend beyle yapılan savaşı kazanması, Safevi devletinin önündeki bütün engellerin ortadan kalkması anlamına geliyordu.

Nitekim, 1501 yılında Tebriz’e girerek törenle “Şahlık” tacını giydi. Şah İsmail zamanında, Şii-İmamiyye bir anlamda Safevilerin resmi mezhebi olarak ilan edilmiş; ezana “Eşhedu enne Aliyyen veliyyullah” ifadesi eklenmiş, hutbede On iki İmam’ın adı okunmaya başlanmıştır. Daha sonra İran ve Azerbeycan yöreleri, bir anlamda zorla Şiileştirilmiştir. Aslında, Şah İsmail döneminde “Şiilik” diye karşımıza çıkan yapının, daha önce sistemleşmiş bir İsna-Aşeriyye (İmamiyye) şiiliği olup olmadığı tartışılacak bir husustur. Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar ve Şah İsmail’in etrafında yer alanlarda var olduğu söylenen bu liderlere “uluhiyet” atfedilmesi fikri, geleneksel Şiî-İmamiyye anlayışına hiç de uygun değildir. Dikkat çeken en önemli ortak payda On iki İmam anlayışı olmaktadır. İmamî anlayışın egemenliği, daha sonraki süreçte, dışarıdan getirilin Şiî ulemâ sayesinde, yavaş yavaş gerçekleşmiştir. Şah İsmail, Kızılbaşlık farklılaşmasında, Şiirleri ile ciddi izler bırakan bir isimdir. Elimizde ona atfedilen bir Divan’ı ve hece vezniyle söylediği Türkçe şiirleri mevcuttur. Bu eserlerin, her ne kadar, ciddi bir tahkikli neşirleri yapılmamışsa da, bize Şah İsmail’in din anlayışı hakkında bir fikir verebilir. Şah İsmail’den bize intikal eden şiirler dikkatlice tetkik edildiği zaman, bunların ciddi manada bir Tasavvufî derinlik taşıdıkları fark edilmektedir. Şah İsmail, Tanrı’nın varlığına içtenlikle inanan, Hz. Muhammed’i peygamber olarak kabul eden bir insandır.

Ancak, onun Tanrı anlayışında, Vahdet-i Vücud’cu bir boyut hemen hissedilmektedir. Hz. Ali’ye yönelik sevginin yoğunluğu, belki de onu, derin denizlerde, pusulasız yelken açmaya sürüklemiş olmalıdır. Gerçekten de, Ali sevgisinin Şah İsmail’in dilinden dile getirilişi, insanı ürpertecek niteliktedir. Belki de Ali’nin uluhiyeti ile ilgili görüşler, bu anlayışın bir tezahürü olarak anlaşılmalıdır. Onun, zaman zaman “enel Hak” ifadesini kullanması, Vahdet-i Vücut anlayışının bir göstergesidir. Şah İsmail’in şiirlerinde On iki İmam sevgisi de öne çıkmaktadır. Şah İsmail, bir şiirinde Tevhid konusunda şöyle demektedir: “Evvel ol Allah’ın adı söylenir/ Cümle ibadetin başıdır Tevhid./ Pirim Şeyh Safi’den bize kalmıştır/ Sofi kardeşlerin kânıdır tevhid. / Her kim Şeyh Safi’nin emrini tutmaz/ Yorulur bu yolda menzile gitmez/ Gayrı millet ana itibar etmez/ Cümle ibadetin başıdır tevhid. / .... Can Hatayim Tevhid derya denizdir/ Tevhid etmeyenler bizim nemizdir/ Pirim Şeyh Safiden sermayemizdir/ Oniki imamin erkânı tevhid”[10]. Bütün bunlar olurken, Anadolu’da, Safevilerin sınırları dışındaki yörelerde kalan, ancak Safevileri destekleyen Türk boyları Kızılbaş olarak kalmışlar ve öyle adlandırılmaya devam etmişlerdir[11].

Değerli bilim adamı Faruk Sümer, bu dönemle ilgili şu ifadeyi kullanmaktadır: “Safevi devletinin kuruluşu İslam ve Türkiye tarihinde gerçekten mühim bir hadisedir. Bu hadisenin en mühim neticesi, İslam aleminin merkezinde yeni bir alemin meydana gelmiş olmasıdır. Başlıca vasfı Şiilik olan ve İran’ı içine alan bu alem, varlığını, bilindiği gibi zamanımıza kadar devam ettirmiştir. Bu konunun en dikkate değer tarafı, Şiiliğin İran’a Anadolu’dan getirilmiş olmasıdır. Şiiliği İran’a getiren unsur da Safevi devletini kuran ve Kızılbaş adı ile anılan Anadolu Türkleri’dir”[12]. Bu ifadelerde, tartışılamayacak husus, bugün İran olarak bilinen bölgenin Safevi devleti ile birlikte bütünüyle Şiileşmiş olduğu hususudur. Ancak, bu Şiiliğin Anadolu’dan gittiği iddiasının doğru olabilmesi için, Anadolu’dan giderek Safevi devletini kuran Türk boylarının Şii olduklarının kanıtlanması gerekmektedir. Oysa yapılan araştırmalar, XVI. Asra kadar, Anadolu’da Şiilikten veya Şiileşmeden söz etmenin pek mümkün olmadığını ortaya koymuştur[13]. Türklerle bağlantılı olarak belki, İsmailî- Batinî fikirlerin tesiri hatırlanabilir.

Daha çok da Fazlullah Hurifi eksenli bir anlayış biçiminin Bektaşiliğe sızması variddir. Bu durumda, Şiiliğin Anadolu’dan gitmesinden çok, Anadolu’daki halk İslamı’nın Erdebil Tekkesi ile irtibatları doğrultusunda, ne kadar Şii tesire maruz kaldıklarının tartışılması gerektiği ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, Erdebil Tekkesi’ne bağlı olan Türk boylarının din anlayışlarının niteliklerinin tespiti meselesi de önem kazanmaktadır. Erdebil Tekkesi’ne gönül veren Türk boyları, çoğunluk itibariyle Moğol kasırgasının önünden kopup gelen, İslam’la yeni yeni tanışan, yerleşik hayata geçmemiş konar-göçer kesimlerden oluşmaktadır. Nitekim, bunlar, Şah İsmail’in, daha doğrusu Erdebil Tekkesi’nin çağrısına uyarak, hiç tereddüt etmeden bulundukları yerleri terk ederek onun etrafında yer almışlardır. Bu hareketin, Türk tarihinin en önemli göç dalgalarından birisi olduğu unutulmamalıdır[14]. Çaldıran Savaşı’ndan sonra, Erdebil Tekkesi’nin ve Safevilerin Anadolu üzerindeki tesirleri günden güne azalmıştır.Ancak, Safeviler, Şiileştirmeyi bir tür resmi politika haline getirmiştir ve Şii alimlere kapılarını sonuna dek açmışlardır. Böylece, Sünni menşe’li bir Erdebil Tekkesi, Şii anlayışı benimseyerek bir Türk Şii Devletine dönüşmüş olmaktadır.

Safevi devleti, kelimenin tam anlamıyla bir Türk devletidir. Şah İsmail’in etrafında yer alan Rumlu, Ustacalu, Tekelu, Şamlu gibi büyük; Varsak, Çepni, Arapgirlu, Turgudlu, Bozcalu, Acirlu, Hınıslu gibi küçük oymakların sadece isimlerine bakmak bile, bu hususu anlamak için yeterlidir[15]. Kısaca ifade edecek olursak, Kızılbaş adı, Şeyh Haydar’dan itibaren, Erdebil Tekkesi ile irtibatlı olan, Safevileri destekleyen Türk boylarına verilen umumi bir addır. Başlangıçta, herhangi bir kötüleyici, aşağılayıcı anlamı söz konusu değildir. Şah İsmail’in kendi şiirlerinde bile “Kızıl”giysilerden övgü ile söz edilmektedir. Kızılbaşlığın merkezinde, sadece “Safevi taraftarlığı” vardır. Ancak, Osmanlı-Safevi mücadelesi, Safevileri her ne şekilde olursa olsun destekleyen herkesin Kızılbaş adı altında, kontrol altında tutulması, hatta öldürülmesi gereken düşman olarak görülmesi gibi bir sonuç doğurmuştur. Kızılbaşlık, dinsel içeriğini, büyük ölçüde, Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim’in iktidar kavgası sürecinde kazanmıştır. Kızılbaşlık farklılaşmasının temelinde Türklük ve Safevi taraftarlığı yatmaktadır[16].

b. Yavuz Sultan Selim- Şah İsmail Mücadelesinde Kızılbaşlık ve Kızılbaşlar

Osmanlı devleti, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesinin ardından, dünya siyaseti üzerinde etkin olan bir konuma yükselmişti. Doğuda ve batıda olup bitenler, devletin menfaati açısından dikkatle izlenmekteydi. Mürit yatağı Anadolu olan Erdebil Tekkesi ile ilgili gelişmeler gözden kaçmıyordu. Şeyh Haydar’ın öldürülmesinin, II. Beyazıt tarafından memnunlukla karşılandığı bilinmektedir. Nitekim, II. Beyazıt, Şah İsmail’e yakın olduğu bilinen 30. 0000 kadar insanı Mora’ya sürmüştür[17]. Anadolu’da, Erdebil Tekkesi’ne bağlı pek çok insan olduğu, Şah İsmail’in Yavuz’a gönderdiği bir mektupta da dile getirilmiştir. (Feridun Beğ, Münşeatu’s-Selatin,385) II. Beyazıt’ın son dönemlerinde, Osmanlı idaresinde ciddi bir otorite boşluğu ortaya çıkmıştır. İşte bu ortamda, Teke yöresinde Şah Kulu isyanının ortaya çıktığını görmekteyiz.

Şah Kulu isyanı, Osmanlı- Safevi ilişkilerini ve Osmanlı’nın Kızılbaşlara karşı tutumunu anlamak için anahtar görevi görmektedir. Şah Kulu’nun babası Hasan Halife, Şeyh Haydar zamanında Erdebil Tekkesi’ne intisap ederek “halifelik”le görevlendirilmiştir. Şah Kulu’nun başkanlığında, Hoca Sadeddin’in kayıtlarına göre, 10 Muharrem 916 (19 Nisan 1510) tarihinde, Osmanlıya karşı ayaklanma başlatıldı. Ayaklanmaya katılanların arasında, ekonomik açıdan iyi durumda olmayan sipahilerin de bulunması dikkat çekicidir[18]. Daha sonra isyan büyümüş, Şah Kulu, önüne gelen her şeyi yakıp yıkarak Kütahya önlerine gelmiş, buradaki çatışmanın Karagöz Ahmet paşanın ölümüyle sonuçlanması onun cesaretini daha da artırmış ve Bursa yakınlarına kadar gitmiştir. Ancak, Hadım Ali Paşa’nın yeniçerilerle üzerine doğru geldiğini haber alınca, çekilere Doğuya doğru hareket etmiş, Sivas yakınlarındaki çarpışmada Hadım Ali Paşa ölmüşse de, Şah Kulu’ndan bir daha haber alınamamış ve taraftarları da dağılmıştır. Hoc Sadeddin, Şah Kulu’nun bu bozgundan sonra kurtulan adamlarının Şah İsmail’in yanına gittiklerini, onun da, böyle bir işe kalkıştıklardan, “Baba” diye hitabettiği II. Beyazıt’la aralarını bozduklarından ötürü iki kişiyi kaynar kazana atarak öldürttüğünü kaydetmektedir[19]. Şah Kulu isyanı dikkatle takip edildiğinde, isyanın ana sebebinin, Osmanlı ile başı hoş olmayan Teke yöresindeki bazı insanların, ekonomik açıdan zor durumda kalan sipahilerin de desteğini alarak giriştikleri bir isyan hareketi olduğu görülmektedir.

Ancak, bu insanların, Şah İsmail’le bağlantıları olduğu da açık bir gerçektir[20]. Osmanlı kaynakları, Şah Kulu’nun ve etrafındakilerin verdikleri zararlardan söz ederler[21]. Yavuz Sultan Selim, 1512’de babasının yerine tahta geçer. Şah İsmail ve Kızılbaşlar tarafından desteklenen kardeşi Ahmed’le olan taht kavgası 1513’te Ahmed’in öldürülmesiyle son bulur. Bu sırada, II. Beyazıt’ın sağlığında zorla üstesinden gelinen Şah Kulu isyanının benzeri olan, Şah İsmail’in Kızılbaşları isyana teşvikle görevlendirdiği Nur Ali Halife’in isyanı ortaya çıkar[22]. İşin gerçeği, Erdebil Tekkesi’nin müridi olan Türklerle birlikte, çeşitli sebeplerle Osmanlı idaresinden memnun olmayanların dikkati, Şah İsmail’e yönelmiştir. Bu durum, henüz padişah olmadan önce Anadolu’nun doğusunda ve güney doğusunda ne olup bittiğini dikkatle izleyen Yavuz’u, Safeviler konusunda çabuk ve dikkatli olmaya sevk etmiştir. “Safeviler tarafından kışkırtılan bir dizi Türkmen isyanı, yeni Osmanlı sultanını sorunu kökten halletmeye zorlamaktaydı. Bu dönemden sonra babası Beyazıd’ın uyguladığı Safevilerle ılımlı geçinme politikası yerine, Şah İsmail karşısında açık bir saldırganlık politikası benimsendi”[23]. Yavuz Sultan Selim, öncelikle, Safevilerle mücadele için meşruiyet zemini oluşturmaya gayret etti ve dinsel açıdan onlarla savaşmanın gerekliliğini ortaya koyan fetvalar alma cihetine gitti.

Hamza Saru Görez (1512) ve Kemal Paşazade(1533)’nin bu konuda vermiş olduğu fetvalar, Yavuz’un işini büyük ölçüde kolaylaştırırken, Kızılbaşlık meselesinin de siyaset alanından din alanına taşınmasında öncülük etti[24]. Yavuz’un, Çaldıran seferi öncesinde, Anadolu’daki Kızılbaşlarla ilgili ciddi bir tespit yaptırdığı dikkatimizi çekmektedir. Kırk bin kişinin tespit edildiği, bunların öldürüldüğü şeklindeki bilgilerde biraz abartı olduğu akla gelmektedir. Öldürülenlerin ve hapsedilenlerin olduğu muhakkaktır; çünkü Yavuz, Trabzon valisi iken, Safevilerin faaliyetinin Osmanlı açısından ciddi bir tehdit olduğunu fark etmişti. Öyle zannediyoruz ki, Kızılbaşlık kavramının “Safevi taraftarlığı”nın ötesine taşınmasında, içeriğine, “kafir”, “mülhid” gibi anlamların yerleşmesinde, bu fetvalar öncü rolü oynamıştır. Kızılbaşlık kavramına yüklenen bütün olumsuz içerikler, savaş psikolojisi içerisinde ortaya çıkan, sindirme ve yok etme amaçlarına hizmet amacıyla devreye sokulmuştur. Bu süreçte, Yavuz, Ehl-i Sünnet’in hamisi rolünü üstlenmiştir. Yavuz Sultan Selim Şah İsmail mücadelesi, bir anlamda Sünnilik Şiilik zeminine taşınmıştır. Oysa, işin temelinde iktidar kavgası vardır. Öte yandan, Kızılbaşların Şeyh Haydar’ı veya Şah İsmail’i Tanrı gibi gördükleri, ya da, Hz.Ali’nin Tanrılığına inandıkları şeklindeki iddialar da, Safeviliği belirleyen ögenin Erdebil Tekkesi olduğu ve Vahdet-i Vücut’cu bir tasavvuf anlayışının Anadolu’ya ve İslam dünyasına yabancı olmadığı düşünülecek olursa, daha kolay izah edilebilir.

Ancak, bu tür iddialar, Osmanlıların Kızılbaşlık kavramının içeriğini, işlerine geldiği şekilde doldurma işini büyük ölçüde kolaylaştırmıştır. Yavuz Sultan Selim, hazırlıklarını tamamladıktan sonra, büyük bir ordu ile Şah İsmail’in üzerine yürümüştür. Çaldıran ovasında, Ağustos 1514’de yapılan savaşta, Şah İsmail canını zor kurtarmıştır. Yavuz’un daha sonra Memlüklüler üzerine yürüdüğünü bilmekteyiz. Memlüklülerle yapılan savaş ve kazanılan başarılan Yavuz’u, bir anlamda İslam dünyasının tek egemen padişahı haline getirmiştir. Yavuz Sultan Selim’le Şah arasındaki mücadele, kelimenin tam anlamıyla iki Türk hükümdarının iktidar kavgasından başka bir şey değildir. Din ve mezhep farklılıkları, meşruiyet arayışına dayalı olarak devreye sokulmuştur. Bir başka ifadeyle, Kızılbaşlık farklılaşmasının, siyasi amaçlar uğruna dinsel bir zemine taşınmasıyla sonuçlanmıştır. Nitekim, daha sonraları da, Osmanlıların Kızılbaş olarak bilinen insanları takip ettiklerini, ileri gelenlerini öldürmekten çekinmediklerini görmekteyiz[25].

Sonuç ve Değerlendirme:

Kızılbaşlık, Türk tarihinin en önemli göç dalgalarından birisinin sonucu olarak ortaya çıkmış olan, temelinde Türk kültürü; vahdet-i vücud görüşünü benimseyen, fazla mezhep kaygısı taşımayan bir sufilikle yoğrulmuş Müslümanlık ve yoğun Ehl-i Beyt sevgisi olan bir sosyo politik farklılaşma hareketidir. Kızılbaş adı, başlangıçta, hiçbir olumsuz içerik taşımaksızın, sadece Safevi taraftarlığı anlamında, bizzat Kızılbaş diye isimlendirilen kimseler tarafından, övünçle kullanılan bir addır. Kızılbaşlık, başlangıçta, yalın haliyle Erdebil Tekkesine mürid olmak anlamına gelmekteydi.

Osmanlı kaynakları da, esas olarak “Kızılbaşlık”ı Safevileri destekleyen Türk boyları için kullanmışlardır. Safevi devleti “Devlet-i Kızılbaş”, askerleri de “leşker-i Kızılbaş”tır. Erdebil Tekkesi, Şeyh Cüneyd’e gelinceye kadar, diğer Sünni tarikatlar gibi faaliyet yürüten, üstelik Müsülümanlar arasında saygın bir yeri olan bir tekkeydi.Tekke’nin kurucusu olan Şeyh Safi, kendine “Pir-i Türk”, ya “Pir-i Türkmen” denilen bir Türk olduğu gibi, müridlerinin çoğu da, başlangıçtan itibaren, daha çok Anadolu’da yaşayan ve Anadolu’dan giden Türk boyları arasından çıkmıştır. Erdebil Tekkesi’de, daha kuruluş aşamasında dikkat çeken önemli bir özellik vardı: Tekke, Sünni bir ortamda, daha çok Sünni anlayışı benimseyen kimseleri etrafına toplamış olmasına rağmen, mezhepler üstü bir çizgiyi benimsemiş ve dönemin Ahilik, Kübrevilik, Mevlevilik gibi meşhur gruplarına bağlı insanlara da kucak açmıştı. Bu çerçevede, zamanla Şii anlayışı benimseyen insanların da Tekke müntesipleri arasında yer almış olması ihtimal dahilindedir. Tekke, Şeyh Cüneyd’le birlikte ciddi bir değişim ve dönüşüm sürecinin içine girmiştir. Bu süreçte bir yandan Şii eğilimler öne çıkarken, diğer yandan da, Safevi devletinin yolları açılmıştır. Bir anlamda Erdebil Tekke’si, yavaş yavaş Şiileşerek Safevi Devletine dönüşmüştür. Erdebil Tekkesi’nin Safevi Devleti’ne dönüşüm sürecinde etkin rol, hep Türk boylarına düşmüştür. Daha açık bir ifadeyle, Safevi devleti bir Türk Devletidir. Bu devleti kuran Kızılbaşlar da, başta Şah İsmail olmak üzere Türktürler.

Ancak, Yavuz Sultan Selim- Şah İsmail mücadelesi sonrasında, Osmanlı toprakları içinde yaşamaya devam eden Türk boyları Kızılbaş olarak, binbir güçlükle varlıklarını sürdürürken, Safevilerin idaresi altındaki bütün bölgeler, kelimenin tam anlamıyla Şiileşmiştir. Daha doğru bir ifadeyle Şiileştirilmiştir. Safevilerin egemenliği ile birlikte, bölgede bulunan Sünni alimler, başta İstanbul olmak üzere farklı bölgelere dağılmışlar; bölgeye dışarıdan Şii alim akını olmuştur. Safevi topraklarının resmen Şiileştirilmesi, Şah İsmail ve sonrasında adım adım gerçekleştirilmiştir. Oysa Yavuz’la birlikte Doğu ve Güneydoğu’daki Kızılbaşların Erdebil Tekkesi ve Safevilerle bağları büyük ölçüde kopartılmıştır. Kanuni’nin de, bu konuda Yavuz’un gösterdiği titizliği devam ettirdiğini görmekteyiz. Bunun neticesinde, Anadolu’da kalan Kızılbaşlar, Kızılbaş olarak kalmışlar, yer yer Bektaşi Tekkelerine sığınarak yaşamaya çalışmışlardır. Ayrıca, Osmanlı’nın Kürtlere tanıdığı birtakım ayrıcalıklar, bazı Kızılbaşların Kürtleşmeleri gibi bir sonuç doğurmuştur. Safevi Devleti’nin kuruluş süreci, bize Kızılbaşlığın Türklere özgü olduğu gerçeğini düşündürmektedir. Elbette, tarihsel akış içinde Kürt olanlar da Kızılbaş kategorisinde yer almış olabilirler. Ancak, herhangi bir spekülasyona yol açmayacak kadar belirgin olan husus şudur: Kızılbaşlıkta en temel ortak payda Türklüktür[26].

Türklerin İslam’la ilk tanıştıkları andan itibaren genlerine işleyen Ehl-i Beyt sevgisi, Kızılbaşlık farklılaşmasında, Hz. Ali’nin adı etrafında eski Türk kültürü ile bütünleşerek farklılaşmaya karekteristik niteliğini kazandırmıştır. Bugün Türkiye’de Alevi diye isimlendirilen Kızılbaşlar, kendilerinin Şii olduğunu söylememektedirler. Aslında bu tarihen de yanlış değildir. Çünkü, Erdebil Tekke’si Şeyh Cüneyd’den itibaren Şiileşirken, bunun, Oniki İmam Şiiliği şeklinde, daha önceden Tekkeye gönül vermiş olan konar göçer Türk boyları arasında hemen anlaşılıp kabul görebileceğini düşünmek pek pek de kolay görünmemektedir. Daha önce de ifade etmeye çalıştığımız gibi, fiili Şiileştirme süreci, Safevi devletinin kuruluşu ile birlikte başlamıştır. Ancak, özellikle Şah İsmail’in, Ahmet Yesevi’nin hikmetlerini andıran, kolayca anlaşılabilen, dilden dile dolaşan şiirleri sayesinde, içeriği eski Türk kültürü ve yaşanılan gerçeklikle doldurulmuş olan bir Ali kültü ve Oniki İmam anlayışı Kızılbaşlar arasında mevcuttur. Gerek, zaman zaman uluhiyet izleri taşıyan Ali kültünün, gerekse, başta Oniki İmam ve Allah, Muhammed, Ali üçlemesinin Kızılbaşların anlayışlarında yer alan biçiminin Şiilikle, ancak yüzeysel olarak şekli bir bağının olduğunu söyleyebiliriz.

Şeyh Cüneyd’le birlikte başlayan ve devlete giden süreçte, peygamber soyu ile kurulan irtibat, Türklerde Müslümanlaşma sürecinin başından beri var olan Ehl-i Beyt sevgisini, Safevilerin hizmetine koşmakta gerçekten etkin olmuştur. Bugün bile Kızılbaşlar arasında mevcut olan “Dedelerin Seyyitliği” iddiası, kanaatımızca, Erdebil Tekkesi’nin değişim ve dönüşüm sürecinin bir ürünü olmalıdır. Kızılbaşlık’ta “neseb”in önplana çıkması da, bu dönemle ilgilidir. Kızılbaşlığın en belirgin ögelerinden birisi Kızılbaş olarak doğmaktır. Bugün kullanılan biçimi ile söyleyecek olursak, “Alevi olunmaz, Alevi doğulur”. Kökleri Orta Asya Türk kültürüne kadar uzanan “Dedelik” kurumu, Safevi liderlerin gittikçe yaygınlaşan seyyidlik iddialarının, Türklerdeki boy yapısını ciddi olarak etkilemesi sonucu oluşmuş ve bugüne kadar da varlığını sürdürmüş olmalıdır. Kızılbaşlık kavramı, özde Safevi taraftarlığı anlamına gelmesine rağmen, Osmanlılar tarafından, olayların doğal akışı içerisinde Osmanlı karşıtlığı olarak tanımlanmıştır.

Osmanlı- Safevi mücadelesi, kavramın dinsel bir zemine oturmasına yol açmıştır. Bu dinsel zeminin hem Kızılbaşlar, hem de Osmanlılar tarafından ısrarla ön planda tutulması, Kızılbaşlığın Erdebil Tekkesi ile olan tarihsel bağlarla ilgili olduğu kadar, Osmanlı ulemasının, ümeranın istekleri doğrultusunda verdikleri fetvalarla da ilgili olmalıdır. Başta Yavuz Sultan Selim olmak üzere, diğer Osmanlı padişahları da, kendilerini, Safeviler karşısında Ehl-i Sünnet’in hamisi olarak görmüşlerdir. Böylece Kızılbaşlık, çift yönlü olarak Sünnilik karşıtlığı şeklinde konumlandırılmıştır. Bu durum, bugün de, Alevilikle ilgili tartışmalarda, Alevilerin kendilerini Sünniliğin karşısında durmak gibi bir zorunlulukla karşı karşıya getirmektedir. Oysa, konuya bilimsel açıdan yaklaşıldığında, İslam’ın Sünnilik anlamına gelmediği açıkça görülecektir. Sünnilik, İslam’ın bir tür anlaşılma biçimidir; üstelik sınırları en belirsiz olan, en son kurumlaşan bir anlaşılma biçimidir. Bütün mezhep ve meşrepler, İslam’ın anlaşılma biçimindeki farklılaşmaların tezahürlerinden başka bir şey değildir. Adı ne olursa olsun, hiçbir mezhep, İslam’la özdeşleştirilemez. Bu sebepten, Kızılbaşlığın İslam’ın içinde mi, dışında mı olduğu şeklindeki tartışmalar, büyük ölçüde “abesle iştiğal” niteliği taşımaktadır.

İslam, bireysel kurtuluşu esas alan bir dindir; İslam’ın temel iman esaslarına inanan her insan, kim olursa olsun, hangi mezhepten, tarikattan olursa olsun Müslümandır ve İslam dairesi içindedir. Osmanlının, Kızılbaşlarla mücadelesini meşru gösterebilmek için, onların Müslüman olmadıkları şeklinde bazı müftülerin fetvaları ile hareket etmiş olmasına rağmen, Kızılbaşlar, geçmişte Müslümandılar; bugün de Müslümandırlar. Aslında, Osmanlı- Safevi mücadelesi, dinin siyasete alet edilmesinin ne tür olumsuz sonuçlar doğurabileceği konusunda bize, ilginç örnekler sunmaktadır. Keşke, Yavuz Sultan Selim de, Şah İsmail ile mücadele ederken, onun Anadolu’ya yönelik emellerinden ve Anadolu’daki faaliyetlerinden duyduğu rahatsızlığı ve buna bağlı olarak, -belki de bir devletin başı olarak- yapmak zorunda olduğu savaşı, dinsel gerekçelere dayandırmak yerine, doğrudan siyasal argümanlarla gerçekleştirseydi... Keşke Şah İsmail, Anadolu’da, Erdebil Tekkesine gönül vermiş olan Türklerin saf temiz duygularını, onları bir savaş makinesine dönüştürmek için kullanmasaydı... Yavuz’un ve Şah İsmail’in tavırları ve tutumları, belki o günkü koşullarda, kendilerine taraftar olan insanlar açısından doğru ve yerindeydi. Ancak, bugün yukarıdan baktığımızda, bu siyasal mücadelenin Türk milletine çok pahalıya mal olduğunu düşünmeden edemiyoruz. Kızılbaşlık adı, 19. asrın sonlarından itibaren, yavaş yavaş yerini Alevilik adına bırakır. Melikof’un isabetle tespit ettiği gibi, Alevilik adının tarilsel karşılığı yoktur.

Özellikle İttihat ve Terakki’nin politikaları doğrultusunda, Kızılbaş kavramı yerine Alevi kavramı yaygın bir şekilde kullanılmaya başlar. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, Kızılbaş kavramına sonradan yüklenen, olumsuz içeriğin yaptığı çağrışımlardan kurtulmak olmalıdır. Stratejik boyut taşıyan önemli bir sebep de, Batılıların, ısrarla Anadolu’daki birtakım grupların Hristiyan asıllı olduklarını gösterebilmek için uğraşmalarıdır. Baha Said, 1926’da Türk Yurdu’nda yayınlanan “Tekke Aleviliği- İçtimai Alevilik” isimli makalesinde, bu konuya şöyle değinmektedir: “Cumhuriyet Türkiyesi sınırları içinde yaşayan öyle topluluklarımız var ki; bunları, Hıristiyan zümreleri, kendi mühtedileri diye kaydetmekte bir sakınca görmüyor”. Bu konudaki çalışmalar, 19. asrın başlarında başlamıştı. Özellikle Amerikalı misyonerlerin Kızılbaşlarla ilgili çalışmaları, gerçekten dikkat çekicidir[27]. Kızılbaş adının yerine Alevi adanın tercih edilmesiyle ilgli olarak, Tanzimat’tan sonraki Türk aydınların dikkatinin, yavaş yavaş Türklük üzerinde yoğunlaşması ve Türklük ortak paydasının öne çıkarılmasının, Türk milletinin geleceği açısından bir gereklilik olduğunun anlaşılmasıdır. Gerçekten de, “Alevi” şemsiye kavramı içinde mütalaa edilen grupların hemen tamamı katıksız Türk olan topluluklardır. Aleviliğin şemsiye kavram haline gelerek Kızılbaş, Tahtacı, Çepni, Bektaşi gibi toplulukları da ifade etmesi, birtakım olumlu yanlarının yanında, ciddi sorunları da beraberinde getirmiştir. Özellikle, ciddi bir kavram kargaşası ortaya çıkmıştır.

Geçmişin doğru anlaşılması, tarih bilinci zaten eksik olan toplumumuzda, daha da zor hale gelmiştir. Çünkü, “Alevi” şemsiye kavramı, tarihsel akışta kendiliğinden, koşulların gereği olarak oluşan bir kavram olmaktan çok, Osmanlı’nın çöküş sürecinde çıkış arayan, birlik beraberlik için çırpınan Türk aydınlarının çabaları sonucu oluşan bir kavramdır. Bu sebepten de, kapsamlı, bütün gruplar tarafından kabul görecek bir Alevilik tanımı, bugüne kadar maalesef yapılamamıştır. Bunda, Alevi- Bektaşiliğin tarihsel arka planında tarikat gerçeğinin var olması ve bu durumun Tekke ve Zaviyelerin kapatılması ile ilgili yasayla çatışması etkili olmuş olmalıdır. Aleviler, ısrarla, Aleviliğin bir tarikat olmadığını vurgulamak ihtiyacı hissetmektedirler. Günümüzde, Alevilik konusunda yapılan araştırmalarda, en çok kullanılan ifade, “Alevilik-Bektaşilik” şeklindedir. Alevilikle, tarihteki doğru kullanılışı ile Kızılbaşlıkla Bektaşilik arasında bir ilgi, irtibat olduğu, tartışılamayacak kadar açıktır. Melikoff, Kızılbaşlığın Bektaşiliği ciddi olarak etkilediği kanaatındadır[28].

Baha Said bu etkiyi, “Yavuz’un kılıcına karşılık Şah İsmail’in fikri”nin üstün gelmesi şeklinde dile getirmektedir[29]. Osmanlı’nın, Kızılbaşları denetim altında tutabilmek için, onları bir şekilde Bektaşi tekkeleri ile irtibatlandırma yoluna gitmiş olması da, bu etkileşim sürecinde etkin bir husustur. Şah İsmail’in de, kendi emelleri açısından Bektaşiliği kullanmış olması imkan dahilindedir. Ne var ki, Kızılbaşlıkla Bektaşilik arasındaki ilişki, görebildiğimiz kadarıyla, yazılıp çizilen bunca şeye rağmen, hala araştırılmayı beklemektedir. Bektaşilik, Osmanlı’nın kuruluşundan beri var olan ve Yeniçeri Ocağı ile irtibatlandırılarak bir anlamda resmi tarikat niteliğine bürünen bir tarikattır. 1826’da Yeniçeri Ocağı kaldırılıncaya kadar, Bektaşilerle Osmanlı Devleti arasında, çok ciddi bir çatışmanın var olduğu söyleyebilmek pek mümkün değildir. 1826’da kapatılan Bektaşi tekkeleri 13 yıl sonra tekrar açılmıştır.

Bektaşiler, bu dönemde Osmanlı sarayı tarafından korunmuş ve desteklenmişlerdir[30]. Aynı Osmanlı Devleti, Kızılbaşları Yavuz Sultan Selim’den itibaren düşman ilan etmiştir. Arşiv belgeleri, Kızılbaşlara yapılan kötü muamelelerin, zulümlerin, haksızlıkların da belgesi niteliğindedir. Kızılbaşlıkla Bektaşilik arasında ciddi bir etkileşim olduğu, kanaatımızca tartışılamayacak bir husustur. En temelde Türklük ve mezhepler üstü çizgide bir Müslümanlık ve Ehl-i Beyt sevgisi yatmaktadır. Ancak, bütün bunlar, Kızılbaşlıkla Bektaşiliği aynileştirmeyi mümkün kılacak hususlar değildir. Kızılbaşlıkta en temel ögelerden birisi olarak tespit ettiğimiz Ehl-i Beyt sevgisinin sadece Kızılbaşlara özgü olduğunu düşünmek elbette mümkün değildir. Türkler, İslam’la, Emeviler ve Abbasilerin zulmünden kaçan, kendilerini “Ehl-i Beyt”e mensup olarak gösteren kimseler vasıtasıyla tanışmışlardır. İmam Zeyd’in oğlu Yahya’nın Horasan-Maveraünnehir bölgesine sığınması, bunun en açık örneklerinden birisidir. Bu sebepten, Ehl-i Beyt sevgisi, Hz. Ali sevgisi Türklerin din anlayışına bir bütün olarak damgasını vurmuştur. Bu sevginin derin tezahürlerini, bugün Alevilik şemsiye kavramının içinde mütalea edilmek istenen tüm gruplarda, hatta bütün Türklerde açıkça görmek mümkündür. Anadolu’da en yaygın isimler, Hasan, Hüseyin, Ali gibi isimlerdir. Anadolu insanı, Hz. Peygamber’in iki damadı olan Ali ile Osman arasında, tarihsel akışta inşa edilen karşıtlığı da “Ali Osman” birleşik ismiyle çok güzel bir biçimde gidermenin yolunu bulmuştur.

Buna karşılık Muaviye gibi, Yezid gibi isimlere de hiç iltifat etmemiştir. Günümüz Türkiye’si, din anlayışında, gittikçe akılcılığın öne çıktığı ciddi bir değişim ve dönüşüm sürecinin içindedir. Bu sürecin sağlıklı işleyebilmesi, özellikle din ve tarih konusunda bilimsel bilgininin öne çıkması ile mümkün olabilir. Sağlıklı sonuçlara ulaşabilmek için, günümüzü doğrudan etkileyen geçmişteki sorunların, tek tek bilimsel yöntemlerle aydınlatılması gerekmektedir. Geçmişte olup bitenleri görmezlikten gelmek mümkün değildir; çünkü günümüzdeki pek çok sorunun kökleri geçmişte yatmaktadır. Geçmişin olumsuz etkilerinden kurtulabilmenin tek yolu, sağlıklı bir tarih bilinci ile geçmişi doğru anlamaktan geçmektedir. Geçmişimizi doğru anladığımız zaman, insan hayatına anlam kazandırmak için var olan İslam’ın siyasî amaçlar doğrultusunda kullanılmasının, hem İslam’a, hem de Müslümanlara çok zarar verdiğini açıkça görebiliriz.

Türkiye’nin ve dünyanın içinde bulunduğu koşullar, bizleri, tüm insanlığın yararına olacak sağlıklı bir İslam anlayışı üretme noktasında zorlamaktadır. Bu yeni anlayış, bizden önceki Müslümanların ürettiklerinden yararlanarak, ancak onlara mahkum olmadan, bilim ve teknolojideki gelişmeler ve insanlığın genel gidişi hesaba katılarak, Kur’an’daki evrensel ilkeler çerçevesinde gerçekleştirilmek durumundadır. İslam, her zaman ve mekanda yeniden anlaşılmayı; Kur’an, her zaman yeniden yorumlanmayı beklemektedir. Bu noktada, mezheplerin ve tarikat oluşumlarının insan ürünü olduğu gerçeğinden hareketle, “mezhepler üstü” diyebileceğimiz bir yaklaşım tarzı, bize, büyük ölçüde yardımcı olacaktır diye düşünüyoruz. Bizi biz yapan temel ortak paydaları bilinçli olarak yakaladığımızda, farklılıklar zenginlik olacaktır.

[*] Bu Makale İslamiyat Dergisinde yayınlanmıştır.İslamiyat, 2003/3,ss. 111-1126

[1] Erdebil Tekkesi ile ilgili olarak pek çok araştırma yapılmıştır. Bu konuda bk. Aliyev Salih Muhammedoğlu, “Erdebil”, TDV İslam Ansiklopedisi, XI, 276-277; Walter Hınz, XV. Yüzyılda İran’ın Milli Bir Devlet Haline Yükselişi, Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd, çev. Tevfik Bıyıkoğlu, Ank. 1992;; Mustafa Ekinci, Anadolu Aleviliğnin Tarihsel Arkaplanı, İstanbul 2002;

[2] Bekir Kütükoğlu, Osmanlı-İran Siyasî Münasebetleri, İstanbul 1993; Mehmet Saray, Türk-İran İlişkileri, Ankara 1999; Faruk Sümer, Safevî Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Ankara 1992; Adel Alouche, Osmanlı-Safevî İlişkileri, Kökönleri ve Gelişimi, (Çev. Ahmed Emin Dağ), İstanbul 2001;

[3] Şah Tahmasb-ı Safevi, Tezkire, çev. Hicabi Kırlangıç, İst. 2001, 25,30, 35, 44, 46, 55, 58)

[4] Bu konudaki en ciddi araştırma, tespit edebildiğimiz kadarıyla Mirza Abbaslı tarafından yapılmıştır. Bk. Mirza Abbaslı, “Safevilerin Kökenine Dair”, Belleten, c. XL, No: 158, Ank. 1976, ss. 287-329.

[5] Aşık Paşazade, Tevarih-i Al-i Osman, 264

[6] Aşık Paşazade, Tevarih-i Al-i Osman, 264

[7] Aşık Paşazade, Tevarih-i Al-i Osman, 265

[8] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, Ankara 1988, II, 225; Abdulbaki Gölpınarlı, “Kızılbaş”, İ.A., M.E.B., İstanbul 1977, VI, 789; Faruk Sümer, a.g.e., 11; Bekir Kütükoğlu, a.g.e, 2; Tahsin Yazıcı, “Safevîler”, İ.A., X, 54.

[9]Adı geçen Rumlulular mahallesinde oturanların Timur’un esir alıp yanında götürmek istediği, Hoca Ali’nin ricası üzerine Erdebil’de bırakılan Türklerden meydana geldiği bilinmektedir.

[10] Hatayi Divanı Şah İsmail Safevi: Edebi Hayatı ve Nefesleri, hz.Saadettin Nuzhet Ergun, ist. 1966, 48-49.

[11] J. H., Kramers, “İran”, İ.A., M.E.B. V/2, s.1023; Faruk Sümer, a.g.e, 20.

[12] Safevi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, 1.

[13] Claude Cahen, “Osmanlılar’dan Önce Anadolu’da Şiîlik Problemi”, Çev. Sabri Hizmetli, İslam İlimleri Enstitüsü Dergisi, V, 305-319.

[14] Feridun Bey, Münşeâtü’s-Selâtîn, İstanbul 1265, I, 345.

[15] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, a.g.e., II, 227-228; Tahsin Yazıcı, a.g.m., X, 54; Faruk Sümer, a.g.e., 16-18; Bekir Kütükoğlu, a.g.e., 3.

[16] Vecih Kevserâni, El-Fâkih ve’s-Sultân, Osmanlı ve Safevîlerde Din-Devlet İlişkisi, Çev. Muhlis Canyürek, İstanbul 1992, 59.

[17] Aşık Paşazade, a. g. e. 264.

[18] Hoca Saadettin Efendi, Tacu’t-Tevarih, sadeleştiren İsmet Parmaksızoğlu, İstanbul 1979, IV, 43-44.

[19] Müneccimbaşı, Ahmed b. Lütfullah, Sahâifü’l-Ahbâr fî Vakâyi’i’l-Asâr (Müneccimbaşı Tarihi), Çev. İsmail Erünsal, İstanbul trz., II, 428; Hoca Saadettin Efendi, a.g.e., IV, 67; ayr.bk., İsmail Hakkı Uzunçarşılı, a.g.e., II, 230.

[20] Hoca Sadeddin, Şah İsmail’il yanına gelenlere, niçin ayaklandıklarını sorduğunda şu cevabı aldığını kaydetmektedir: “Ol Padişah yaşlandığından vücudunun rahatsızlığı ülkenin kargaşasına yol açtı. Vezirlerin ellerini uzatmalarıyla ortaya nice zulümler çıktı. Anların ettiklerine dayanamayıp bu yolu seçtik. Özellikle Şah hazretlerinin kapısına yüz sürmek ve güzel varlığını görmek de muradımız ve gönlümüzün tek dileği idi”. Hoca Saadettin, a.g.e., IV, 67.

[21] Dimitri Kantemir, “Şah Kulu’nun Şah İsmail’in yanına gittiğini, onun onayı ile Kur’an metinlerinde değişiklikler yaptığını, bu durumun da, iki devlet arasındaki düşmanlığı sertleştirdiğini” kaydettiği dikkatlerden kaçmamaktadır. Ancak, Osmanlı kaynaklarının böyle bir iddiayı gündeme getirmemesi, bunun pek doğru olamayacağını düşündürmektedir. Osmanlı İmparatorluğunun Yükseliş ve Çöküş Tarihi, çev. Özdemir Çobanoğlu, Ankara 1979, II, 48.

[22] Hasan Rumlu, Ahsenu’t-Tevarih, I, 134 Müneccimbaşı, a.g.e., III, 440 vd.

[23] Adel Allauche, a.g.e., 112.

[24] Şehabeddin Tekindağ, “Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi”, TD., XVII/22, İstanbul 1968, 53-58.

[25] Bu konuda dikkat çekici bir çalışma için bk. Saim Savaş, XVI. Asırda Anadolu’da Alevilik, Ankara 2002. Saim Savaş’ın kullandığı belgelerin hiç birisinde Alevilik adı geçmemesine rağmen, kitabının adının “XVI. Asırda Alevilik” koyması, üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur.

[26] Kendisi de Alevi olan Cemal Şener, Alevilerin Etnik Kimliği adıyla, 2002 tarihinde İstanbul’da yayınlanan kitabının 27. sayfasında şu dikkat çekici ifadeleri kullanmaktadır: “O yaşlarda ben de kendimi Kürt sanıyordum. Annem Gümüşhane Kelkit’li bir Türkmen köyüne mensup idi. Babam, dedem Tunceli Ovacık’lı idi. Babam kendisini Türk olarak ifade edince onun asimilasyon sıonucu Zazalığı değil de Türklüğü savunduğunu düşünüyordum. Babam ise ısrarla 30 yıl boyunca kendilerinin Horasan’dan gelen Türkler olduklarını, Zazacayı sonradan öğrendiklerini bana anlatmaya çalıştı. Ben babamın Kürt olsa idi asimile olamayacağını, tam tersine Türk olduğu için asimile olduğunu Türk Tarihi’ni, Osmanlı Tarihi’ni ve Alevi Tarihi’ni okuyunca öğrendim”.

[27] Bk. Ayfer Karakaya Stump, “Alevilik Hakkındaki 19. Asır Misyoner Kayıtlarına Eleştirel Bir Bakış ve Ali Gako’nun Öyküsü, Folklor/Edebiyat, sayı 29, 2002/1.

[28] “XI. Yüzyılın başında, Kızılbaş akımı, Bektaşiliğe sızan son öge oldu. Fakat silinmez bir iz bıraktı. Bektaşilik, Kızılbaş akımı ile günümüze kadar gelen biçimi aldı ve merasimler Kızılbaş usüllerden derinden etkilendi.” Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, İstanbul 1994, 39.

[29] Baha Said, Türkiye’de Alevi-Bektaşi, Ahi ve Nusayri Zümreleri, hz. İsmail Görkem, Ankara 2000, 231.

[30] Bk. İlber Ortaylı, “Tarikatlar ve Tanzimat Dönemi Osmanlı Yönetimi”, OTAM, 6, 1995, 281 vd.

ÖZET:

Kızılbaşlık, Türk tarihinin en önemli göç dalgalarından birisinin sonucu olarak ortaya çıkmış olan, temelinde Türk kültürü; vahdet-i vücud görüşünü benimseyen, fazla mezhep kaygısı taşımayan sufilikle yoğrulmuş yüzeysel bir Müslümanlık ve yoğun Ehl-i Beyt sevgisi olan, sosyo politik bir farklılaşma hareketidir. Kızılbaş adı, başlangıçta, hiçbir olumsuz içerik taşımaksızın, sadece Safevi taraftarlığı anlamında, bizzat Kızılbaş diye isimlendirilen kimseler tarafından, övünçle kullanılmıştır. Kızılbaşlık, başlangıçta, yalın haliyle Erdebil Tekkesine mürid olmak anlamına gelmekteydi. Osmanlı kaynakları da, esas olarak “Kızılbaşlık”ı Safevileri destekleyen Türk boyları için kullanmışlardır. Safevi devleti “Devlet-i Kızılbaş”, askerleri de “leşker-i Kızılbaş”tır. Osmanlı- Safevi mücadelesinde özellikle Osmanlıların meşruiyet arayışı Kızılbaşlığın din zeminine taşınmasına yol açmıştır. !9. asrın sonlarından itibaren Kızılbaş adı yerini, “Alevi” adına bırakmıştır. Alevilik, Kızılbaşları, Çepnileri, Tahtacıları, Bektaşileri vs. kucaklayan bir şemsiye kavram haline gelmiştir.

Pazartesi, 09 Kasım 2015
Uzun bir yapılandırma sürecinin ardından web sayfamız tekrar yayında. Güncelleme süresince yaşayabileceğiniz içerik ve görünüm sıkıntıları için özür dileriz.

En Çok Okunanlar

София plus.google.com/102831918332158008841 EMSIEN-3

Din | Akıl | Bilim